Mahmut Han o gece sabaha kadar uyuyamadı, sarayın
içinde döndü durdu ve düşündü. Ölümü ve hayatı düşünüyor
du. İnsanları, şu dağlardan, ovalardan kopup gelen kalabalığı
düşünüyordu. Bunlar bir erkek ve bir kadının mutluluğu için
buraya toplanmışlardı. Dışardan bakınca öyle görünüyordu.
Ama bunun altında çok şey vardı. İnanılmaz bir öfke vardı.
Yüz bin yılın başkaldırma duygusu vardı. Şu konuşmayan, kı
pırdamayan öfke... Bir delikanlıyla bir kızın sevdasını bahane
eden öfke... Gittikçe zaman bozuluyor ve halk azıtıyor. Bugün
benim sarayımın kapısını tutarlar kız bahanesiyle, yarın İstan
bul şehrini doldurur Padişahın sarayının kapısını tutarlar baş
ka bir bahaneyle. Vakt erişti gibime gelir. Şu halka bir çare bu
lamazsak hepimizin kellesi gider. Yarın zulmü bahane ederler,
öbürsü gün vergiyi, öbürsü gün sarayımızı, öbürsü gün ekme
ği... Ve birikirler birikirler... Yüz bin yılın öfkesi ve de acısıyla...
Şimdiki gibi sessiz birikirler. Ve bu kalabalığa güç yetmez. On
larla ordular, bir dünya kadar ordu olsa başa çıkamaz. Bunlar
bir araya gelmeyegörsünler, önüne geçilemez. Bir çare, bunları
bir araya getirmemek için bir çare...
Atlarının başını Küp gölünün üst başındaki mağaranın önü
ne çektiler. Mağaranın yukarısındaki düzlüğe, aşağılarındaki ya
maca çadırlar kurulmuştu. Çadırların sönük ışıkları Ağrıya ser
pilmiş ipileşiyorlardı. Keskin, acı, baş döndürücü bir kokuyla
kokuyordu dört bir yan. Sonbaharın, bütün kokuları keskinleşti
ren kokusuyla kokuyordu. Bir çürük, bir eski dağ elması koku
suna benziyordu her koku. Yanık otlar, kavrulmuş güçlü çiçek
ler, kısa, küt, sağlam hışırdaşıyorlardı. Atları bir çalıya bağladı
lar. Ahmet çakmağıyla çalışa çalışa bir ateş yaktı. Gülbahar, dört
yandan kurumuş bol çalı çırpı topladı. Ateşin kıyısına karşı kar
şıya oturdular. Ahmet heybeden ekmek, kokulu yeşil peynir çı
kardı. Karşılıklı yediler. Hiç konuşmuyorlar, biribirlerinin gözle
rine bakamıyorlardı. Yalnız ateş sönmeye yüz tuttukça Gülbahar
dışarıya gidiyor, bir büyük kucak çalı çırpı alıp getiriyordu. Du
man genizlerini yakıyordu ama ikisi de bunun farkında değildi.
"Beni nasıl kurtardın Gülbahar? Ne verdin Memoya da be
nim canımı satın aldın? Memo neyin karşılığı kendi canını ver
di de benim canımı kurtardı? Memo beni bıraktığı zaman, ken
disinin öleceğini bilmez miydi? Bunu bana söyle. Bilir miydi,
bilmez miydi?"
Her yıl, bahar çiçeğe durduğunda, dünya nennilendiğinde,
Ağrıdağmın çobanları dört yandan gelirler, kepeneklerini gö
lün bakır toprağına atıp üstüne otururlar. Bin yıllık sevda top
rağının üstüne otururlar. Tanyerleri ışırken kavallarını bellerin
den çekip Ağrıdağmın öfkesini, sevdasını çalarlar. Ve gün ka
vuşurken bir ak kuş gelir...