Cengiz Aytmatov’un bu dev eseri, aslında küçücük bir tren istasyonunda geçen ama içine koca bir dünyayı sığdıran müthiş bir hikâye. Roman, Yedigey adındaki yaşlı bir amcanın, ölen en yakın dostu Kazangap’ı vasiyetine uygun şekilde eski bir mezarlığa gömmeye çalışmasını anlatıyor. Ama bu yolculuk sırasında sadece bir cenaze törenini değil, koca bir tarihin nasıl değiştiğini izliyoruz.
Kitabın en unutulmaz kısmı kuşkusuz "Mankurt" efsanesi. Eskiden insanların kafasına ıslak deve derisi sarıp güneşte bekleterek hafızalarını sildiklerini anlatan bu hikâye, aslında çok derin bir mesaj veriyor: Geçmişini, aileni ve kim olduğunu unutursan, başkalarının elinde bir robota dönüşürsün. Romanda bu durum sadece fiziksel bir işkence değil, insanın kendi kültüründen kopması olarak işleniyor. Bir yanda develerle, geleneklerle yaşayan bozkır hayatı var; diğer yanda ise gökyüzüne fırlatılan dev roketler ve uzay üsleri. Yedigey, arkadaşını gömmek istediği mezarlığın etrafının tel örgülerle çevrildiğini görünce, modern dünyanın eski değerlere ne kadar acımasız davrandığını anlıyor. Yazara göre asıl mesele, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, vicdanlı ve "insan" kalabilmek. Sade ve etkileyici bir dille yazılan bu kitap, bize tarihimize sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. Yedigey’in o sıcak bozkırdaki inadı, aslında insanlığın yok olmamak için verdiği bir onur mücadelesi gibi. Kısacası Aytmatov, bir günün içine koca bir ömrü ve insanlık dersini sığdırmayı başarıyor.