·400 syf.····Okunma: 09 Mart 2026 01:33 Tanturalı Kadın, Hayfa’nın güneyindeki bir sahil köyü olan Tantura’dan Lübnan’daki mülteci kamplarına uzanan bir hayatı anlatıyor. 21 Mayıs 1948’de köy işgal edilir; köy halkının büyük kısmı katledilir, geriye kalanlar topraklarından sürülür. Rukiyye’nin gözünden yalnızca bir kadının değil, bir halkın hikayesini okuruz. Yurdundan edilmenin, sürgünün ve yine de dönme umudunu diri tutmanın hikayesini. Evlerinden kovulurken “yağ tenekelerini yukarı koy, rutubet almasın” diye tembih edenlerin ve anahtarlarını boyunlarından hiç çıkarmayan kadınların hikayesini…
Lübnan’da yükselen aşırı milliyetçi hareketler Filistinli mültecilerin hayatını daha da zorlaştırınca Rukiyye bu kez kızıyla birlikte kamplardan da ayrılmak zorunda kalır. Filistinliler yeniden dağılır, farklı yerlere savrulur. Böylece sürgün tek bir felaket olmaktan çıkar; kuşaklar boyunca süren bir yerinden edilme haline dönüşür. Hiçbir yere tam olarak sığamayan, geçici mekanlara yerleşen hayatları okuruz…
Yazar bu hikayeyi “uzaktan bakarak” anlatır. Rukiyye geçmişe, insanlara ve hatta kendisine bir adım geri çekilerek bakar. Bu mesafe sanki hem anlatıyı hem de okumayı mümkün kılıyor... Çünkü uzaktan bakmak bile böylesine ağır ve ızdırap vericiyken insan içinden nasıl bakar, nasıl yazar, nasıl yaşar diye düşünmeden edemiyor. Rukiyye de yıllar sonra aynı soruyu sorar: “Nasıl dayandık?”
Belki de bazen bu yüzden uzaklaşıyoruz. Bu kadar büyük bir yıkıma bakmaya dayanamadığımız için duyarsızlaşıyor, inkar ediyor ya da gündelik hayatın akışı içinde onu kenara itiyoruz. İnsan ruhu bazen devam edebilmek için böyle savunmalara ihtiyaç duyuyor. Yine de insanın aklı almıyor: Bir soykırım nasıl olur da makyaj önerileri, yemek tarifleri ve TikTok akımları arasında kaybolur?
Bu hikayelere yakından bakmak insanı çaresizlikle baş başa bırakıyor. Ama yine de okumaya, anlamaya ve kulak vermeye devam etmek gerekiyor. Unutmamak ve duyarlılığı diri tutmak… Zamanın her şeyi yavaş yavaş evcilleştiren etkisine karşı; acının ve adaletsizliğin sıradanlaşmasına izin vermemek için.
“Yazmak beni öldürecek” der Rukiyye. Yer yer tıkanır ama yine de yazar. Ve iyi ki yazar ve biz de tanık olma fırsatına sahip oluruz.
Birkaç sokak öteye düşen bombaların ardından kendini sokaklara fırlarken bulan bir kadının, yanındaki binaya bomba düşerken artık sokağa dökülmeyişine şahit oluruz. Bu alışmak mıdır? Korkunu evcilleştirmek midir? İnsan evcilleşmekten sakınabilir mi kendisini? Eğer bombalar üzerinize yağmur gibi yağıyorsa nasıl alışmayasın... Patlamaların yönünü ayırt etmeyi ve korkunun ölçüsünü tutturmayı öğrenmek zorunda kalan insanlar onlar. Böyle bir yerde “vesvese”, “paranoya”, “abartı” gibi kelimelere yer var mıdır?
Abid birkaç gün eve gelmeyince Rukiyye önce kendini teskin eder: arkadaşlarında kalmıştır, der. Ama sonra düşünceler büyür: ya kaçırıldıysa, ya barikatlardan birinde öldürüldüyse? Kendine “vesvese yapma” dese de kısa sürede şunu fark eder: Her gün insanların kaybolduğu, gençlerin öldürüldüğü bir yerde korku artık vesvese değil, gerçeğin ta kendisidir.
Yaşamak ve yaşanan ızdırabı yazmak kimseyi öldürmüyorsa; tanıklığı korumak, unutmamak ve kulak vermek de kimseyi öldürmez. Hatta katliamların ve felaketlerin sayıdan ibaret kalmamasını sağlar; kayıplar ete kemiğe bürünür. Böylece bir halkın başına gelen yıkım istatistik olmaktan çıkar, bir hayatın hafızasında görünür hale gelir.