Halo Dayı - Gönül Demir
Selam kitap dostlarım! Bugün sizi Kadıköy’ün o kendine has ruhuna, gündüzü sakin gecesi ise fırtınalı Misak-ı Milli Sokağı’na davet ediyorum.
Yazardan okuduğum üçüncü kitap olan "Halo Dayı", Gönül Demir’in o her zamanki sade ama bir o kadar da sarsıcı diliyle beni yine ilk sayfalardan içine çekmeyi başardı.
Hikayenin kalbinde, sokağın sahibi olarak anılan ama aslında ruhu ağır zincirlerle bağlı bir adam var: Halo Dayı.
Onu Kadıköy sokaklarında tanımayan yok; pavyonların, loş ışıkların ve uykusuz gecelerin nabzını tutan biri o.
Ancak dışarıdan görünen o "kabadayı" duruşunun ardında, on beş yaşındayken yaptığı hata ile buna sebep olmanın verdiği o bitmek bilmeyen vicdan azabı yatıyor.
Hapishanede geçen koca yıllar ve sonrasında ailesi tarafından reddedilmişlik... Halo Dayı, en kötü acının "öldürmeyen acılar" olduğunu bizzat yaşayarak öğrenmiş bir karakter.
Yazar, onun sert kabuğunun altındaki derin baba trajedisini ve pişmanlık silsilesini öyle bir işlemiş ki, okurken ona hem kızıyor hem de içten içe acıyorsunuz. Hele o Sevda ile olan ilişkisi... Bir "saksıdan kaldırıma atılan çiçek" benzetmesi var ki, insanın içini sızlatıyor.
Kitapta beni en çok etkileyen ise şu oldu: İyilik ve karanlık arasındaki o çok ince çizgi.
Gönül Demir, bir insanın en zayıf anlarında bile içinde taşıdığı iyilik kapasitesini ve geçmişin bir insanı nasıl kemirdiğini o kadar "bizden" bir dille anlatmış ki, kitabı bitirdiğinizde siz de Misak-ı Milli Sokağı’nın o loş ışıkları altında o ağır yükü omuzlarınızda hissediyorsunuz.
"Bin düşün, bir söyle" diyor kitapta; çünkü bazen tek bir an, tüm bir ömrün pişmanlığına dönüşebiliyor.
Eğer hayatın tam içinden, gerçekçi ve duygusal derinliği yüksek bir hikaye arıyorsanız, bu sarsıcı yolculuğa mutlaka ortak olmalısınız.
Siz hiç geçmişinizdeki bir pişmanlığın bugün bile gölgesini üzerinizde hissettiğiniz oldu mu? Yoksa hayat, aceleyle yaşanıp gitmek için çok mu kısa? Yorumlarda buluşalım!