Bu roman bana insanın doğuştan iyi ya da kötü olmadığını, asıl meselenin seçimler olduğunu hatırlatıyor. Bazı insanlar iyiliği doğal taşır; bazıları ise içindeki karanlığa rağmen iyiliği seçmek zorundadır.
Kate bana kötülüğün gerçekten var olabileceğini gösterdi. Onu biraz anlayabilsem bile değişmek istemediğini hissettim. Sanki karanlığı seçmişti ve bundan vazgeçmeye niyeti yoktu.
Cal ise beni en çok düşündüren karakter oldu. Çünkü onun içinde hem karanlık hem iyilik vardı. O iyi olmak istiyordu ama aynı zamanda yanlış yapabilecek biriydi. Bu yüzden gerçek bir insan gibi hissettirdi. Onun hikâyesi bitmiş gibi değil, sanki yaşamaya devam ediyor.
Aron’un ölümü bana saflığın dünyayla her zaman baş edemediğini düşündürdü. İnsan bazen gerçeği görmek istemediğinde kırılgan hale geliyor.
Lee’nin “timşel” fikri ise kitabın kalbi gibi kaldı:
İnsan kaderinin tamamen esiri değildir. İyi ya da kötü olmak bir ölçüde seçimdir.
Adam ve Samuel bana şunu hatırlattı: dünyada gerçekten iyi insanlar da var. Kusurlu olsalar bile merhametli kalabilen insanlar.
Bu kitabı bitirdiğimde içimde kalan duygu şu oldu:
İnsan karmaşık bir varlıktır. İçimizde hem karanlık hem ışık vardır. Ama her zaman küçük de olsa bir seçim alanı vardır.
Belki de bu yüzden romanın en güçlü kelimesi “timşel”dir:
Sen seçebilirsin.