İlk incelememe Suç ve Ceza'yla başlayacağım aklıma gelmezdi.
Romanın karakterleri başlangıçta karışık gelse de, bitirince her şey yerine oturuyor. Başkahraman Rodya (Raskolnikov) oldukça ilginç bir karakter. Kendi teorisine göre insanları; "sıradan insanlar" ve "olağanüstü insanlar" olarak ikiye ayırıyor. Kendini Napolyon gibi figürlerle kıyaslayarak sıradan insanlardan farklı görüyor. Bu yüzden suç işlese bile bunun aslında suç sayılmaması ve yasal bir ceza almaması gerektiğini düşünüyor. Cinayeti bu kurmaca teoriye dayanarak planlıyor ve rastlantılar sayesinde işliyor. Tabii bu teorinin arkasında yoksulluk, okulu bırakması ve annesinden gelen mektubun yarattığı baskı gibi sebepler de var. Ancak bunlar asıl neden değil; çünkü cinayetten sonra paraya dokunmuyor, okulu bırakmanın kendi tercihi olduğunu ve istese para kazanabileceğini belirtiyor. Yani her şeyin temeli, bu kibirli teorisi ve zekası.
Cinayetten sonra başlayan inkâr süreci, tam bir buhran. Rodya fark etmese de içten içe vicdan azabı çekiyor. Çünkü "parazit" olarak gördüğü tefeci kadını öldürürken, yanında masum ve sıradan bir insan olan kız kardeşi Lizaveta’yı da öldürmek zorunda kalıyor. Lizaveta'nın ölümü, onun "olağanüstü insan" düşüncesini kökünden yıkıyor. Romandaki diğer kilit karakter Sonya, inancı ve iyiliğiyle Rodya'yı etkiliyor. Aralarındaki o tuhaf ama güçlü bağ sayesinde Rodya suçunu ona itiraf ediyor. Sonya’nın desteğiyle inkârı geride bırakıyor ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Üstelik Svidrigaylov’un bu itirafı duyması işleri iyice karıştırırken, Müfettiş Porfiri Petroviç onu köşeye sıkıştırmaya devam ediyor. Porfiri karakterine hayran kaldım; o kaliteli sorgu tarzı, mizahı ve Rodya ile kedi-fare gibi oynaması romanın en sürükleyici kısımlarıydı. Sonunda Rodya teslim oluyor. Sibirya’da cezasını çekerken Sonya da onu yalnız bırakmıyor. Hapishanede bir süre sonra Rodya’nın vicdanı rahatlamaya ve kendini tekrar "normal" bir insan olarak görmeye başlıyor. Sonya’nın sevgisi ve inancı ona yeni bir umut oluyor.
Dostoyevski bu kitapta bizi sadece dışarıdan bir gözlemci yapmıyor, resmen karakterlerin kafasının içine sokuyor. Yazar aradan çekilmiş gibi; her karakter kendi dünyasını öyle bir savunuyor ki okurken bazen "acaba bu adam haklı mı?" diye kendinizi sorgularken buluyorsunuz. Anlatım tarzı Raskolnikov’un ruh haliyle beraber değişiyor; o ne kadar gergin ve huzursuzsa, cümleler de o kadar parçalı ve heyecanlı hale geliyor. Özellikle kendi kendine konuştuğu o uzun bölümlerde, onunla birlikte o daracık, tabut gibi odada sıkışıp kalmışız gibi hissediyoruz. Kitaptaki boğucu sokaklar ve karanlık odalar sadece birer mekân değil, karakterlerin içindeki çıkmazın birer yansıması. Yer yer bazı diyaloglar uzun gelse de genel olarak kitabı yaşayarak okudum. Ancak kitabın genelindeki o ağır ve derin psikolojik durumlara kıyasla, son bölümün biraz hızlı geçildiğini düşünüyorum. Raskolnikov gibi yüzlerce sayfa boyunca her düşüncesini izlediğimiz bir karakterin değişimini birkaç sayfada görmek bende biraz eksiklik bıraktı. Özellikle Sonya ile olan iletişiminin ve aralarındaki sevginin iyileştirici gücünün daha detaylı işlenmesini isterdim.
Sonuç olarak Suç ve Ceza, insanın ne kadar zeki olursa olsun kendi vicdanından kaçamayacağını gösteren bir kitap. Raskolnikov aslında sadece bir kadını öldürmedi; o cinayetle beraber kendi huzurunu ve savunduğu o büyük teorisini de öldürmüş oldu. Kitabın başında kendine çok güvenen o genç adamın, sonunda küçümsediği o "sıradan" insanlardan biri olduğunu kabul etmesi aslında romanın en can alıcı noktasıydı. Ünlü yazarların da dediği gibi, Raskolnikov aslında bir insanı değil, bir fikri öldürmek istemişti ama sonunda öldürdüğü şey kendi iç huzuru oldu. Dostoyevski bize ne kadar büyük hatalar yaparsak yapalım, insanın sevgiyle ve samimi bir pişmanlıkla her şeye yeniden başlayabileceğini anlatıyor. Raskolnikov'un o tabut gibi daracık odasından çıkıp Sibirya'nın hapishanesinde huzuru bulması, insanın her zaman bir çıkış yolu olduğunu gösteriyor. Son bölümün kısalığına rağmen, bu uyanış hikayesi beni gerçekten etkiledi.