Jack London’ın Kızıl Veba adlı kitabı ilk bakışta bir salgın hikâyesi gibi görünüyor. Ama ben okurken şunu düşündüm: London’ın asıl ilgilendiği şey salgının kendisinden çok, uygarlığın ne kadar kırılgan olduğu.
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri de yazıldığı döneme göre yaptığı nüfus tahmini. London bu kitabı yazdığında dünya nüfusu yaklaşık 1,7 milyar civarındaydı. Buna rağmen romanda 2010 yılında dünyada 8 milyar insan yaşadığından bahsediyor. Salgının ise 2013 yılında patladığını anlatıyor. 2010 larda bu büyüklükte bir nüfusa ulaşmış olması insanı ister istemez şaşırtıyor. Bu elbette bilimsel bir hesap değil ama insanlığın büyüme hızını çok iyi sezmiş gibi görünüyor.
Kitapta salgın sadece bir felaket değil; aynı zamanda modern dünyanın ne kadar hızlı çözülebileceğini gösteren bir araç gibi kullanılmış. Daha bir hafta geçmeden şehirler boşalıyor, devlet düzeni dağılıyor, bilim ve teknoloji bir anda anlamını yitiriyor. Hayatta kalan insanlar ise zamanla küçük ve ilkel kabileler halinde yaşamaya başlıyor. London burada bence çok basit ama güçlü bir şey söylüyor: İnsanlık kendini çok güçlü zannediyor ama aslında uygarlık dediğimiz şey oldukça ince bir kabuk. Nitekim bunu da şu sözle çok güzel özetliyor: “Geçici düzenler köpükler gibi uçar gider.”
London’ın sosyalist görüşlerinin de metnin arka planında hissedildiğini düşünüyorum. Salgın başladığında zenginlerin zeplinlerle kaçmaya çalışması, toplum düzeninin bir anda dağılması gibi sahneler aslında modern ekonomik düzenin kriz anında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Romanın anlatıcısı da salgından kurtulmuş yaşlı bir profesör. Yıllar sonra torunlarına eski dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlatıyor. Ama torunları artık yarı ilkel bir hayat sürüyorlar. Bu yüzden profesörün anlattığı eski dünya onlara neredeyse bir masal gibi geliyor. Hatta çoğu şeyi zihinlerinde canlandırmaları bile zor. Bu anlatım biçimi bana insanlığın hafızasının ne kadar hızlı silinebileceğini de düşündürdü.
Benim için Kızıl Veba’yı ilginç yapan şey sadece salgın hikâyesi değil. Nüfus artışını sezmesi, modern toplumun kırılganlığını göstermesi, uygarlığın aslında ne kadar hızlı çözülebileceğini anlatması ve sınıf farkına yaptığı göndermeler kitabı bence çok daha katmanlı hale getiriyor. Bu yüzden ben bu kitabı sadece bir felaket hikâyesi olarak görmüyorum. Bana daha çok güçlü bir sosyolojik distopya gibi geliyor. Kısacası Jack London burada sadece dramatik bir salgın anlatmıyor; aynı zamanda insanlığın büyümesi, uygarlığın yapısı ve kriz anında toplumların nasıl davrandığı üzerine oldukça ileri görüşlü bir tablo çiziyor. Bu da onu gözümde sadece bir macera yazarı olmaktan çıkarıp çok iyi bir toplum gözlemcisine dönüştürüyor.
Kızıl Veba