Kuluçka Parazitliği;
9/10
·187 syf.··
Beğendi
·
2026 23. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 15 Mart 2026 01:12
Bazen anne olmak için doğurmak yetmiyor, bazen de doğurmamak anne olmaya engel değil. Guadalupe Nettel bizi adını koyamadığımız bu sızının tam ortasına bırakıyor. Kendi bedenini bir başkasına yuva yapmamaya ant içmiş bir kadının, kaçtığı hayatın tam ortasına, bir başkasının evladının çığlığıyla düşüşü bu. Nettel bu romanı kendi yakın arkadaşının yaşadığı korkunç ama dönüştürücü deneyimden yola çıkarak yazmış. Hastane koridorlarındaki çaresizlik, ölümü beklenen bebek sancısı sadece kurgu değil, bizzat tanıklık edilen bir hayat. İnsan bazen en çok kaçtığı şeyin kucağına düşüyor. Laura’nın çocuksuzluk üzerine titizlikle tercih ettiği özgür hayatının, bir başkasının evladının çığlıklarıyla darmadağın olması gibi. Guadalupe Nettel , Benzersiz Kızım ’da bizi de kapılarının eşiğinde bekletiyor. Tüplerini bağlatacak kadar kararlı bir kadının, nasıl bir düzenin ortasına düştüğünü izliyoruz. Üst kattaki komşusunun oğlu Nicolás ile kurduğu adını koyamadığı bağ, Laura’nın gerçek sandığı dünyasını darmadağın ediyor. Bir çocuğun şiddet dolu patlamalarında kendi çocukluğunu mu görüyor, yoksa reddettiği anneliğin çiğ hâline mi çarpıyor, orası meçhul. Ama biliyoruz ki Laura, anne olmayacağım derken, kendi şefkatinin pençesine gönüllü bir teslimiyetle düşüyor. Alina ise korkunç belirsizliğin tam merkezinde duruyor. Beklenen mucizevi kavuşmanın yerini, beyin gelişimi tamamlanmamış bir bebek, Inés alıyor bir anda. Yazar burada öyle bir yer yakalıyor ki, her yerde karşımıza çıkan, bebeğini kucağına aldığında her şeyi unutursun tesellisini yerle bir ediyor. Alina’nın kucağındaki bebek bir neşe kaynağı değil, yaşayan bir yas. Henüz ölmemiş ama tam anlamıyla da yaşamayan bir canlının annesi olmak, dünyanın en ağır, en sonu gelmeyen sorumluluğudur muhtemelen. Sayfalar boyu duyuyoruz Alina’nın sessiz çığlıklarını, yakıcı suçluluk duygusunu, neden ben? sorusunun ağırlığını ve kabullenişin içindeki burukluğu. Bir annenin, kendi çocuğunun ölmesini beklemekle, yaşaması için dua etmek arasındaki boşlukta nasıl sallandığını anlatmanın hakkını veriyor Nettel. Alina da Inés’e bakarken aslında kendi yok oluşunu izliyor. Yazarken duyulan ürpertide, dışarıdan bir gözlemcinin değil, o acıya elini uzatmış bir dostun sızısı var. Yazar, arkadaşının yas sürecini anlatırken, toplumun halı altına süpürdüğü karanlık duyguları görünür kılıyor. Derken "kuluçka parazitliği" meselesi çıkıyor karşımıza, bir doğa belgeselinden fırlamış gibi duran ama insanın tam da kalbine oturan gerçeklik. Balkondaki kumruların, başka bir kuşun yumurtasına kendi yumurtasıymış gibi bakması, aslında Laura’nın durumunun bir izdüşümü değil mi? İnsan denilen varlık, aidiyeti sadece kanda ya da gende aramıyor -en azından artık. Laura, Nicolás’ın hırçın dünyasında kendine bir yer açarken, asla istemediği annelik duygusunu başkasının yuvasında deneyimliyor. Bu bir paradoks kuşkusuz, hem de en okkalısından. Bir yanda kendi doğurduğu bebeğe yabancılaşan bir Alina, diğer yanda hiç doğurmadığı bir çocuğun hırçınlığında kendi analığını arayan bir Laura. Nettel bu iki kadını karşı karşıya getirmiyor, onları birbirinin aynası yapıyor. Birinin sahip olduğu ama taşıyamadığı yükü, diğeri hiç istemediği halde hayatının bir köşesinde ağırlıyor. Karakterlerin psikolojik derinliğinde kaybolurken, Marlene'nin, Doris’in ve diğerlerinin varlığı çıkıyor önümüze. Toplumun alt basamağında görülen kadınlar, aslında Alina’nın ve Inés’in hayata tutunmasını sağlayan görünmez iplerin ta kendisi. Bakım eyleminin sınıfsal, cinsiyetçi ama bir o kadar da evrensel bir dayanışma biçimi olduğunu anlatıyor Nettel. Inés büyümezken, aslında etrafındaki herkes bir şekilde büyüyor, değişiyor ve kabuk değiştiriyor. Benzersiz kız, kendi sessizliğiyle koca bir apartmanı, bir arkadaş grubunu ve hatta okuru bile dönüştürüyor. Kimse Inés’ten önceki kişi kalamıyor artık. Acı, paylaşıldıkça azalmıyor belki ama taşınabilir bir hâle bürünüyor. İşte kitabın umutsuz görünen atmosferindeki en parlak ışık bu. Yazarın devrik, bazen kesik kesik, bazen bir solukta okunan cümleleri, karakterlerin darmadağınık zihin dünyasını ne de güzel yansıtıyor. Beklenen son gelecekti, ama son gelmedikçe hayatın tuhaf akışına ayak uydurmak zorunda kaldı herkes. Bir hastane odasının dezenfektan kokusu, bir bebeğin hiç çıkmayan sesindeki sağır edici gürültü. Mesele sadece olay örgüsü değil, örgüden sızan sızı. Laura’nın entelektüel kibrinin nasıl kırıldığını, Alina’nın modern kadın imajının nasıl darmadağın olduğunu görmek bir katarsis anı resmen. Sonuçta Benzersiz Kızım bize diyor: Hayat, bizim kurduğumuz planlara, bağlattığımız tüplere ya da kurduğumuz hayallere hiç bakmıyor. O kendi bildiği gibi akıyor, bazen bir kumrunun kanadında, bazen de hiç gülmeyecek bir bebeğin bakışında saklıyor en ağır derslerini. Annelik dediğimiz mesele, kutsallıktan ziyade bir maruz kalma biçimi olarak çıkıyor karşımıza. Ve biz, maruz kaldığımız şeyle ne yapacağımızı bilemediğimizde, yine bir başkasının eline muhtaç kalıyoruz. Nettel’in bu romanı, bir bebeğin doğumuyla değil, kadınların acı dolu, sarsıcı ama bir o kadar da insani yeniden doğuşuyla bitiyor aslında. Benzersiz kız, belki hiç konuşmuyor ama bütün bir dünyayı kendi lisanıyla yeniden konuşturuyor. Bu kitabın yanına alacaksan sadece kahveni değil, kendi içindeki asla yapmam dediğin büyük cümlelerini de al. Çünkü yazar o cümleleri tek tek kırıp yerine çok daha dürüst, çok daha çıplak bir gerçeklik bırakıyor. Hazırlıklı ol, bu kitap bittiğinde, balkonundaki kuşlara da, kucağındaki boşluğa da bir daha asla aynı gözle bakamayacaksın.
Benzersiz KızımGuadalupe Nettel · Livera Yayınevi · 2025340 okunma
··
374 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.