·320 syf.····Okunma: 13 Mart 2026 07:57 Dokunmadan okurken bazen neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor. Hikâye Adalet’in geçmişiyle yüzleşmesiyle başlıyor. Ölümle ilgili bir haber aldıktan sonra aklına gelen ilk şey ise çocukluğunda yaptığı bir şey: Muhsin’in oyuncağını alması ve geri vermemesi. Küçük bir olay gibi görünse de Adalet bunu yıllarca içinde büyütmüş. Sanki bütün hayatı o küçük suçluluk duygusunun etrafında dönmüş gibi.
Kitap ilerledikçe Adalet’in çocukluğu, babasının ölümü ve zihninde kalan bazı anılar parça parça ortaya çıkıyor. Olaylar bazen çok net anlatılmıyor; bu yüzden okurken “gerçekten yaşanan bir şey mi yoksa Adalet’in zihninden geçen bir düşünce mi?” diye sorguluyorsun. Hikâye biraz da bu belirsizliğin içinde ilerliyor ve Adalet’in iç dünyasına odaklanıyor.
Benim en sevdiğim bölüm, Adalet’in Muhsin’i bulmak için gazeteci kılığına girip bir fabrikaya gittiği kısımdı. O sahnede karakterin yıllardır taşıdığı pişmanlığı gerçekten hissediyorsun. Kitapta en akılda kalan bölüm benim için kesinlikle burası oldu.
Ama Adalet ile Muhsin’in karşılaşması hayal ettiğim gibi değildi. Muhsin’in Adalet’i dinlemeden oyuncağı yakması ve sonrasında yaşananlar bana biraz ani ve beklenmedik geldi.
Genel olarak kitapta olayların anlatımı bazen oldukça karmaşık geldi bana. Sanki hikâye düz bir şekilde ilerlemekten çok, Adalet’in zihninde dolaşan düşünceler arasında gidip geliyor. Bu yüzden bazı yerlerde neyin gerçek olduğunu takip etmek zorlaştı ve hikâye biraz dağınık hissettirdi.
Ve kitabın bana bıraktığı en basit ama en net düşünce şu oldu:
Ne olursa olsun, kimsenin oyuncağını almayalım. Çünkü bazen küçücük bir şey, birinin hayatında çok daha büyük bir hikâyeye dönüşebiliyor.