Puan vermedi·413 syf.····Okunma: 15 Mart 2026 17:54 Her kitapta olduğu gibi bu kitapta da kuru bir muhteva satırlarından ziyade içsel bir yoklama yapmayı farz edinmiş olarak başlıyorum.
Gün Olur Asra Bedel… Evet, adından anlaşılacağı üzere romanda ana mekân olan Boranlı İstasyonu’nun bulunduğu Boranlı köyünde, Kazgangap adlı önemli bir şahsiyetin vefatıyla başlayan bir süreç anlatılır. Roman, bu vefatın bir günlük defnedilme sürecini işlerken bir yandan da ana karakterlerden biri olan Yedigey’in sürekli geçmişe ayak basmasıyla yaşanan bir günü; anılar, hatıralar, değerler ve bilhassa geçmiş-gelecek değerlendirmesi üzerinden bir asra biçmesini işlemektedir.
Roman birden fazla temaya değinmekle beraber benim ele alacağım konu, geçmişin geçmiş olması ve bunun getirdiği buruk hüzün olacaktır. Yaşadığımız hızlı tüketim çağının da bir gereği olarak gözüme ilişen ve değinmek istediğim bir konu olması, tesadüf değil de tevafuk olabilir zannımca.
Her okuyan bireyin farklı bir noktasını ele alacağı kitapta Yedigey’in derûnî bir hüzünle geçmişi bugünün perdeleri arasından gözetlemesi, yaş ilerledikçe birçoğumuzun iştiyak hâlinde yaptığı ruhsal bir medcezir olmuş durumda. Özellikle var olan günden alınamayan hazzın muttasıl vaziyette geçmişi yoklatması bunun en büyük tezahürüdür. Anılan bir olay, bir koku yahut o zamana hapsolmuş bir şarkı gibi; kitabın satır aralarında okuduğumuz o geçen günler, aynı zamanda bir asrın yok oluşunda terennüm edilmektedir.
Kitapta Yedigey’in anıları üzerinden verilen geçmiş, hem yitip giden değerlerin bir sitemi hem de unutulan kültürle birlikte ayyuka çıkan yüzeyselliğin ve vefasızlığın bir eleştirisi olmakta; keza ahval ve şeraitin zevalini de aktarmaktadır. Kitapta birçok bölümde değinilen ve somut olarak “mankurtlaşma” kavramı üzerinden verilen dejenere olma hâli, 1980’de —yani bugünden bakıldığında bizim için hâlâ bazı değerlerin yitip gitmediği bir zamanda— yazılmıştır. O zaman için de geçmişin değer yargıları altında ezilen bir 1980’lere sitem edilmekteydi elbette.
Kitapta ilerledikçe Yedigey karakterini, 1987 yapımı; Muhsin Bey filminde Yavuz Turgul’un yazıp yönettiği ve Şener Şen’in can verdiği Muhsin karakteriyle zihnimde ilişkilendirdim. Muhsin Bey ile Ali Nazik karakterleri üzerinden somutlaştırılan dejenere olma vakası, kitapta da özellikle son sayfalarda Yedigey’in vasiyeti üzerinden karşımıza çıkmaktadır. Yedigey, bu yeni çağın çocuklarını ciddiye almamakta ve yüzeysel bulmaktadır.
Doğrusu bu bakış açısını ileri derecede acınası ve üstenci bulduğum için burada fazla açmayacağım. Asıl olarak bu konuya neden eğildiğime gelince; hem bireysel olmak isterken hem de toplumsal olmaya öykünmenin getirdiği bir karşıtlığın yaygın olduğu, bilhassa bir kuruma ya da köklülüğe ait hissetme yokluğunun derin şekilde hissedildiği bir çağda yaşıyor olmanın getirdiği bir burukluk olsa gerek diyebilirim.
Bugünden geriye baktığımızda, bulunduğu muhitten çıkmamış insanların ayaklarının yere bizden daha sağlam basmasının sebebi; aidiyet ve duygu birlikteliğinin oluşudur. Oysa bizler gibi ne tam bireyselleşmiş ne de tam toplumsallaşmış bir ortalık hâlini yaşayan insanlarda derin bir ruhsal cereyan sık sık kendini göstermektedir.
Sanırım bunun tek olmasa da bildiğim birkaç yolu şudur: geçmişi, bugünü ve yarını okumak; derin bağlar kurmak ve geçmişi bir buruk hüzünle değil, hâlâ içinde bulunan bu bedenin bir müteşekkili olarak kabul etmektir.
O günler geçti, o nefesler alındı. Dünden bugüne değil; artık şimdiden yarına ne kalacak, ona bakmak lâzım.