Katrine Engberg, "Tapınak" ile sadece bir polisiye yazmamış ,adeta insan ruhunun en karanlık dehlizlerine, geçmişin küflü sandıklarına bir yolculuk vadediyor.
Eğer İskandinav polisiyesinin o kendine has soğuk ama derin atmosferini seviyorsan, bu kitap tam bir ziyafet diyebilirim.
Kitap, Kopenhag’ın göbeğinde bir valizin içinde bulunan dehşet verici bir cesetle başlıyor. Ancak yazarın asıl ustalığı burada devreye giriyor bana göre.
Bir yanda fiziksel olarak parçalanmış bir kurban varken, diğer yanda duygusal olarak paramparça olmuş bir dedektif Jeppe Korner var.
Jeppe’nin kaçtığı Bornholm adası, onun için bir sığınak mı yoksa geçmişin hayaletleriyle yüzleşeceği bir hapishane mi?Kitap boyunca bu ikilemin gerilimi derinden hissediyoruz.
Bornholm adası genellikle tatil ve huzurla anılırmış ama Engberg burayı klostrofobik, sırlarla dolu ve yabancıları sevmeyen bir karakter gibi kurguluyor.
Adanın o dondurucu kış atmosferi, hikayenin temposuna muazzam bir ritim katmış . Kopenhag'ın gürültülü cinayet masası ile Bornholm'un tekinsiz sessizliği arasındaki gidip gelmeler, benim için merak duygusunu sürekli diri tutuyor oluşu harika bir ayrıntıydı.Bir antropoloğun tozlu notları nasıl olur da bugünkü vahşi bir cinayetle kesişir?
Engberg, "geçmiş asla geçmiş değildir" temasını ilmek ilmek resmen işlemiş.
Bilimin, tarihin ve cinayetin bu kadar zarif bir şekilde iç içe geçmesi, kitabı klasik bir "katil kim?" hikayesinin çok ötesine taşıyor oluşu da ayrı bir beğeni sebebimdi.
"Tapınak", bir final kitabına yakışır şekilde tüm taşları yerine oturuşu ve sadece bir katilin peşinden gitmiyorsunuz; aynı zamanda dostluğun, aidiyetin ve insanın en korunaklı "tapınağı" olan zihninin nasıl yıkılabileceğine şahitlik ediyoruz.