Puan vermedi·198 syf.····Okunma: 16 Mart 2026 20:04 Tarık Akan'ın bu trajikomik başlıklı kitabı her ne kadar bir anı özelliği taşısa da arka planında bizlere: Türkiye'nin en karanlık dönemlerinden birisi olan 1980 Darbesi'ni tüm gerçekliğiyle yansıtır. Özellikle bazı kesimler üzerindeki(Sol Fraksiyon) yansımalarını Akan'ın hapishane günleri üzerinden öğreniriz.
Jönümüz Akan'ın, 52 günlük hapishane hayatı birbirinden çarpıcı olaylara sahne olur. Akan da o dönemde tek suçu, belirli bir görüşe mensup olan insanların, farkında olmadan sistemin çarkları arasında nasıl 'sanık'a dönüştüğünün hikayesini anlatmış olur.
Kitabın odaklandığı ana olay: Akan'ın darbe sonrası Almanya'da yaptığı bir konuşma sebebiyle Türkiye'ye dönüşünde tutuklanması ve sonrasında gelişen olaylardır. Akan gözaltına alındıktan sonra yaşadığı olayları, ellerinde değnekle bekleyen işkenceci polisleri, tütün içilen kasvetli sorgu odalarını ve kendisinin bu olanlara tepkisini çarpıcı bir şekilde anlatır. Sanki bir anı değil de bir roman okuyor gibi buluruz kendimizi... 52 günlük hapishane hayatını bizlere oldukça samimi ve akıcı bir üslupla verir. Şüphesiz bu 52 günlük hapis hayatı onu çıktıktan sonra daha farklı birisi yapacaktır. Nitekim kariyerinin de kırılma noktasıdır. Yeşilçam'ın duygusal ve yakışıklı prensi, dram ve komedilerin başrol oyuncusu gitmiş yerine; daha çok toplumcu-gerçekçi, siyasi bilinci yüksek bir edebi şahsiyet gelmiştir.
Akan bu kitabı darbeden yıllar sonra 2002 yılında kaleme almıştır. Sanat ve düşünsel hayatında yaşadığı dönüşümü 52 günlük hapis ve hücre hayatında edinmiştir. Bu kitap Akan'ın bizlere içini döktüğü bir katarsis özelliği taşır.
Kitapta olaylardan bahsetmek gerekirse:
Kitapta anlatılanlar 3 ana mekânda gerçekleşir: 1. Emniyet ve hapishane. 2. Mahkemeler. 3. Kendi iç dünyası.
1. Burada daha çok maruz kaldığı belirsizlik, tekinsizlik ve fiziksel zorlukları, psikolojik baskıyı anlatır. Bu süreçte hücrede kaldığı günlerde hapishanede bitlenir. Bu durum kitabın ismine de ilham kaynağı olur. Bu insan onurunu zedeleyen bir durumdur. Ancak yazar bu duruma isyan etmez, anlamaya çalışır.
2. Burada ise dönemin yargılama sisteminin absürdlüğünü ve suçlama esaslarının saçmalığını dile getirir. Yaptığı bir açıklama yüzünden komik bir sebeple siyasi suçlular arasında kendisini bulması, sanki bir terör suçlusuymuş gibi bir davranışa maruz kalmasını trajik bulur.
3. Akan, yaşadığı bu olaylar karşısındaki üzüntüsünü ve karamsarlığını dile getirir. Bunun yanında parmaklıklar ardındayken dışarıda var olan bir hayatı olduğunu, buradaki yaşamını, dostluklarını sorgular. Özellikle Yılmaz Güney ile olan bağını ve sinemayla olan bağını sorgular. Güney onun için bir arkadaştan ziyade siyasi hayatının dönüşümü için bir araçtır.
Üslup ve dilsel özellikten bahsetmem gerekirse:
Öncelikle kitabı okurken asla ama asla sıkılmıyorsunuz. Ve bir solukta bitiyor. Bunun nedeni Akan'ın bir edebiyatçı değil de sinemacı olması. Olayları anlatırken bir kamera gibi tüm ortamı detaylı bir şekilde tasvir ediyor. Okurken olaylar zihninizde canlanıyor ve özdeşim kuruyorsunuz. Öte yandan olayları yorumlamak yerinde olduğu gibi aktarıyor. Ajitasyona kaçmadan yaşadığı korkuları, çaresizlikleri ve direnci de olduğu gibi aktarıyor. Asla melodram yok. Kitapta yalnızca kendi yaşadığı şeyleri değil, yan hücrelerde yaşananları da aktarması oldukça kıymetlidir. Bizi dönemin tanığı yapıyor...
Kitabın sonunda eve dönüp annesine kafasında bit olduğunu söyleyip sarılması bir arınma ihtiyacının sonucudur.
Mekânın cennet olsun büyük Jön!