Maggie O’Farrell’in Hamnet romanı bende en çok yasın anlatılma biçimiyle iz bıraktı. Kitabı okurken aslında yalnızca bir çocuğun ölümünü değil, bu kaybın bir insanı nasıl değiştirdiğini okuduğumu hissettim. Özellikle Agnes karakterinin yaşadığı yas süreci bana çok gerçek ve çok etkileyici geldi.
Roman boyunca hissedilen şey, yasın zamanla geçip giden bir duygu olmadığı. Agnes’in yaşadığı kayıp sanki onun hayatını ikiye bölüyor: Hamnet’ten önce ve Hamnet’ten sonra. O noktadan itibaren Agnes aynı kişi değilmiş gibi hissettiriyor. Sanki eski hayatı bir yerde kalıyor ve o başka bir kimlikle yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden kitap bana, bazı kayıpların insanın hayatında kapanan bir yara değil, insanla birlikte yaşamaya devam eden bir şey olduğunu düşündürdü.
Kitabı okurken, bir yerde okuduğum dilin bazı kayıplar için kelimeler üretmesine rağmen bazıları için üretmemesine ilişkin şu ifadeler aklıma geldi “anne babasını kaybeden çocuk için “yetim”, eşini kaybeden kişi için “dul” deniyor. Ama çocuğunu kaybeden bir ebeveyn için özel bir kelime yok. “Sanki bu kayıp dilin bile ifade etmekte zorlandığı bir şey. Hamnet bana tam olarak bu duyguyu hissettirdi. Agnes’in yaşadığı acı tarif edilmiyor; daha çok onun davranışları, sessizliği ve değişen hali üzerinden anlatılıyor.
Kitapta beni duygusal olarak en çok etkileyen sahne ise Hamnet ve Judith’in yer değiştirdiği kısımdı. Judith hastalandığında Hamnet onu kurtarmak için onun yerine geçmeye çalışıyor. Ölümü kandırabileceğini düşünüyor. Bu sahne bana çok dokundu çünkü burada tamamen bir çocuğun dünyasını görüyoruz. Hamnet için ölüm sanki kapıyı çalıp gelen biri gibi; eğer Judith’i bulamazsa belki geri gidecek. Bu düşünce hem çok masum hem de çok acı verici.
Edebi açıdan baktığımda ise beni en çok etkileyen bölüm vebanın Hamnet’e ulaşma sürecinin anlatıldığı kısımdı. Yazar burada hastalığın dünyayı dolaşmasını adım adım anlatıyor. Bir pireden başlayan bu yolculuk farklı şehirlerden, gemilerden ve insanlardan geçerek sonunda Stratford’a ulaşıyor. Bu bölüm gerçekten çok etkileyici çünkü okurken ölümün Hamnet’e doğru yaklaştığını hissediyorsunuz. Sanki kaçınılmaz bir şey adım adım ilerliyor ve artık durdurulamıyor.
Kitap boyunca Shakespeare karakterine zaman zaman kızdığımı da fark ettim. Ailesinden uzak oluşu, Londra’daki hayatı, Agnes’in yaşadıkları karşısında biraz mesafeli kalması beni rahatsız etti. Ama romanın sonunda Hamlet oyununun ortaya çıkışı bana başka bir şey düşündürdü. İnsanlar yaslarını farklı biçimlerde yaşayabiliyorlar. Kimisi içine kapanıyor, kimisi hayattan elini eteğini çekiyor; kimisi de acısını başka bir şeye dönüştürüyor. Shakespeare için bu belki de yazmak ve sanat üretmekti.
Sanırım kitap bana en çok şu düşünceyi hissettirdi: Büyük kayıplar yaşayan insanlar hayatlarına devam edebilirler ama artık eskisi gibi olmazlar. O kayıptan önceki kişiyle sonraki kişi aynı değildir. Hamnet tam da bu değişimi çok güçlü ve çok dokunaklı bir şekilde anlatan bir roman.