·448 syf.····Okunma: 10 Şubat 2026 16:15 “Batı'ya gidiyordum, bir parça eşyayla, biraz vatansız ve önünden kaçtığım şeye aslında çözülemeyecek kadar bağlı olarak.”
Sándor Márai okumayı hep çok sevdim, otobiyografik öğeler içeren bu kitabı da yine müthiş. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemi okuyoruz; anlatıcının ömrünün yaklaşık 30 yılıyla birlikte, Avrupa başkarakter bu kitapta, kültürüyle, insanlarıyla, politik ve toplumsal koşullarıyla.
Kitabın ilk bölümünde anlatıcının ve bir açıdan Márai’nin çocukluğu tüm detaylarıyla aktarılıyor, yaşadıkları kent, toplumsal ilişkiler, sınıfsal çatışmalar… Yaşadıkları mahallenin sokaklarında dolanırken bir anda apartmandan içeri süzülüveriyoruz ve burjuva bir ailenin gündelik yaşamına dahil oluyoruz; bir yandan da Doğu Avrupa'nın politik arka planı açığa çıkıveriyor her bir detayda.
İkinci bölümde ise anlatıcı, Avrupa'nın çeşitli şehirlerindeki yaşama deneyimleri neticesinde yaptığı derinlikli gözlemlerle, Avrupa coğrafyasının adeta karşılaştırmalı bir analizini sunuyor bizlere. Gittiği her şehirde kendini bir şekilde yabancı olarak bulan, hiçbir yere ait hissedemeyen yazar, sınıf kavramını, kültürün inşasını, savaşın getirdiği toplumsal dönüşümleri derinlemesine irdeliyor. En sonunda, ait olduğunu düşündüğü, dilinden vazgeçemediği ülkesine geri döndüğünde ise oraya da yabancılaştığını fark ediyor. Çünkü bıraktığın ve döndüğün yer aynı değil ve sen de aynı kişi değilsin en nihayetinde.
Avrupa'yı karış karış gezerken, Márai'nin gözünden Avrupa'ya bakmak, sorgulamak çok güzeldi. Ayrıca, ipuçlarını yakalayanlar için diğer eserlerinin nüvelerini bu kitapta bulmak da mümkün. Her ne kadar “Proust’u okuduğumda ustalıktan nasıl da bihaber olduğumu anlamıştım” dese de, kitabın yazılış şekli ve entelektüellerle çevrili bu yaşam Proust’u anımsattı bana. Márai'ye yakından bakmak ve onu daha iyi anlamak isteyenler için çokça tavsiye.