·168 syf.····Okunma: 31 Ocak 2021 23:07 Başlık öyküsüyle başlıyor her şey..
Bir adam, gittiği cenazelerde ölen kişinin vesikalık fotoğrafını yakasına takıyor, sonra ne yapacağını bilemeyip biriktirmeye başlıyor. Önce bir iki, derken pul defterlerine sığmaz oluyor. İki yüz kişilik bir göçüp gidenler koleksiyonu çıkıyor ortaya. Karşılıksız bir aşk, vefa, yalnızlık… Hepsi o fotoğrafların arkasında sessizce bekliyor. O koleksiyon aslında hepimizin içinde bir yerlerde biriktirdiği kayıplar gibi.
Diğer öykülerde de aynı yumuşak ama derin sızı var. Bir kadın annesinin ölümüyle yüzleşiyor, bir başkası çocuklarına aşırı düşkünlüğünün altında yatan küçük yalanları anlatıyor, biri yaşanmamış hayalleri, ertelenmiş arzuları, gençliğin usulca kayıp gidişini topluyor. Ölüm sadece bir veda değil burada, aynı zamanda kimlikte yazmayan yaralar, kabullenilemeyen isimler, fani dünyada kurulan küçük planlar. Şermin Yaşar güldürüyor da bazen o ince, buruk gülümsemeyle ama hemen ardından bir cümleyle yüreğine oturuyor. Öyküler kısa, sade, günlük hayatın içinden; ama her biri bir ayna gibi. Okudukça bu benim annem, bu benim eniştem, bu ben diyorsun içinden. Empati öyle doğal akıyor ki, sayfalar bittiğinde elinde kalan o boşluk, o biriktirilmiş hüzün uzun süre dağılmıyor.
Hayatın deli taraflarını gösteriyor ama bu sefer daha çok gidenler üzerinden kalanların sessiz çığlığını duyuruyor. Ne abartılı dram var ne yapay hüzün.Sadece gerçek insan halleri, vefa, kayıp ve o incecik umut. Okuduktan sonra cenazelere, eski fotoğraflara, biriktirdiğin anılara başka türlü bakıyorsun. Sanki yazar 'bak, göçüp gidenler sadece ölmez; içimizde bir yerlerde koleksiyon olur' diyor.