Hasan Ali Toptaş’ın Ölü Zaman Gezginleri eseri, kelimelerin adeta birer kristal gibi parladığı, okuru somut dünyanın sertliğinden koparıp rüyaların o buğulu ve tekinsiz coğrafyasına bırakan eşsiz bir metindir. Toptaş, bu kitabında bir hikâye anlatıcısından ziyade, dilin imkânlarıyla görünmez olanı görünür kılmaya çalışan bir büyücü gibi davranır. Kitabın içine girdiğiniz an, zamanın bildiğimiz o doğrusal akışını yitirdiğini, anların birbirinin içine geçtiği ve hatıraların birer hayalet gibi koridorlarda dolaştığı o "ölü zaman" dilimine hapsolduğunuzu hissedersiniz. Yazarın o meşhur, nakış gibi işlenmiş üslubu; taşra sıkıntısını, yalnızlığı ve varoluşun ağırlığını öyle bir hafiflikle sunar ki, okur kendini bir boşlukta süzülürken bulur.
Bu kitapta olay örgüsünden ziyade duygu durumlarının, eşyaların ruhunun ve sessizliğin sesi ön plandadır. Toptaş, bir kapı gıcırtısından veya uzaklardan gelen bir köpek havlamasından koca bir evren inşa ederken; aslında bizlere insanın en mahrem yanlarını, kendine bile itiraf edemediği korkularını ve özlemlerini fısıldar. "Ölü Zaman Gezginleri", sadece okunacak bir kitap değil, duyumsanacak bir atmosferdir; her cümlesi bir şiir titizliğiyle kurulmuş, her kelimesi bir boşluğu doldurmak için değil, o boşluğun derinliğini göstermek için seçilmiştir. Karakterler birer gölge gibi gelip geçerken, geriye kalan tek şey o yoğun hüzün ve hayatın uçuculuğuna dair sarsıcı bir farkındalıktır.
Eğer Türk edebiyatının o puslu ve derin sularında yüzmek, dilin en zarif halleriyle ruhunuzu yıkamak istiyorsanız, Hasan Ali Toptaş’ın bu şaheseri size hem bir sığınak hem de bir labirent sunacaktır. Okudukça derinleşen, bittikten sonra bile zihinde yankılanmaya devam eden bu metin, edebiyatın bir hikâye anlatma sanatından çok daha fazlası, bir "duyuş" biçimi olduğunun en zarif kanıtıdır.