Puan vermedi·232 syf.····Okunma: 18 Mart 2026 01:06 Rachel Yoder’ın Gece Kancığı romanı rahatsız edici bir metin, bunu inkâr edemeyiz ancak bende beklediğim kadar çarpıcı bir etki bırakmadı. Belki daha önce daha sert ve sınırları zorlayan metinler okuduğum için, anlatının yarattığı huzursuzluk duygusu bir noktadan sonra tanıdık geldi. Kurulan metafor oldukça ilgi çekici ve potansiyelli olsa da metin içinde bu metaforun neden özellikle bu şekilde kurulduğu okuyucuya sezdirilmiyor. Bu da yer yer kopukluk hissi yaratıyor. Ayrıca bazı sahneler ve tekrar eden sekanslar, anlatının gücünü artırmak yerine temposunu düşürüyormuş gibi hissettirdi. Tüm bunlara rağmen kitap, rahatsız ediciliğini ve sorgulayıcı tonunu koruyarak okuru metnin içinde tutmayı da başarıyordu.
Bu romanı yüzeyde “bir kadının köpeğe dönüşmesi” gibi tuhaf bir hikâye olarak okumak mümkün. İsimsiz başkarakterimiz anne olmadan önce ve anne olduktan sonra da bir süre sanat yönetmenliği planlama organizasyon tarzı işlerde çalışmış kariyerli ve gelecek vaad eden bir sanatçı. Ancak anne olduktan sonra çocuğunu kreşlere emanet etmeye gönlü razı olmadığı için evde kalıp bebeğini kendisi büyütmeye karar veriyor. Tabi ki bir süre sonra çocuk, ev işleri, koca, geride bıraktığı kariyer bütün bunlar ağır gelmeye başlıyor bastırılmış öfke gün yüzüne çıkıyor anneliğin kutsal mitleri birer birer tartışmaya açılıyor. Metin derinleştikçe, bunun aslında annelik, kimlik kaybı ve bastırılmış öfke üzerine kurulu bir anlatı olduğu daha belirgin hale geliyor. Anlatıcının isimsiz bırakılması da bu noktada oldukça anlamlı çünkü o artık tekil bir karakter olmaktan çıkıp, benzer duyguların içinden geçen pek çok kadının ortak deneyimini temsil eden bir figüre dönüşüyor. Günlük hayatın tekrarları içinde silikleşen benlik, yerini daha ilkel, daha içgüdüsel bir varoluşa bırakıyor:köpek. Bu dönüşüm de aslında yalnızca fiziksel değil; bastırılan duyguların, dile getirilemeyen öfkenin ve toplumun dayattığı “iyi anne” kalıbına sığamayan tarafların dışavurumu gibi okunabilir.
Anneliği kutsal, kusursuz ve tamamen fedakârlık üzerine kurulu bir rol olarak sunmak yerine, onun içindeki çelişkileri ve çoğu zaman dile getirilmeyen karanlık tarafları görünür kılıyor. Bu da metni sadece bir “tuhaf dönüşüm hikâyesi” olmaktan çıkarıp, daha geniş bir sorgulamanın parçası haline getiriyor.
Romanın finaline gelindiğinde ise anlatının gücünün giderek zayıfladığını hissettim. Başlarda merak uyandıran ve yer yer etkileyici olan kurgu, sona doğru aynı etkiyi sürdüremiyor. Özellikle anlatının gerçek ile metafor arasında kurduğu o muğlak denge, finalde daha net bir yere oturmak yerine dağınık kalıyor gibi geldi. !!DİKKAT!! !!SPOİLER!! Finalde Gece Kancığı dönüşümünü bir performans sanatı haline getiriyor ve kendini nesneleştiyor bir nevi. Gösteriye gelenlere çeşitli otlar dağıtılıyor ve gösteriden çıkanlar deneyimlerini paylaştıklarında basın ve eleştirmenler bunun otlardan kaynaklanmış olabileceğini iddia ediyor Anlatıcının dönüşümünün ne ölçüde “gerçek” olduğu ya da tamamen zihinsel bir kırılmanın ürünü olup olmadığı meselesi, derinleştirilmek yerine yüzeyde bırakılmış hissi veriyor. Bu da bende, kitabın başından beri kurduğu gerilimin tam anlamıyla karşılığını bulamadığı duygusunu yarattı maalesef.