Bu eser, edebiyatın o süslü ve teselli eden yüzüne bir itiraz aslında. Söğüt, hikâyelerini öyle bir kurguluyor ki; bir yandan kadim bir mitolojinin içindeymişsiniz gibi büyülü, diğer yandan sabah haberlerindeki o korkunç bir cinayetin ya da toplumsal cinnetin ortasındaymışsınız gibi gerçek. Onun dili, alışılagelmiş o yumuşak geçişleri reddediyor; cümleleri birer tokat gibi iniyor yüzümüze. "Gergedan", sadece bir hayvanın adı değil; bizim o kalınlaşmış derimiz, duyarsızlığımız, birbirimize karşı ördüğümüz o sağır duvarların bir simgesi.
Mine Söğüt, kadınların, çocukların ve "öteki"leştirilenlerin sesini, o boğucu karanlığın içinden çekip çıkarıyor. Kitap boyunca ilerlerken, kendinizi bir aynanın karşısında, o hiç görmek istemediğiniz "canavarla" yüzleşirken buluyorsunuz. Yazarın o sarsıcı üslubu; deliliği bir sığınak, sessizliği bir çığlık haline getiriyor. Gergedan, bittiğinde rafa kaldırılacak bir kitap değil; zihninizde sürekli dönüp duracak, sizi rahatsız edecek ve "Neden?" diye sorduracak bir huzursuzluk kaynağı.
Eğer siz de edebiyatın sadece "güzel" olanı değil, "gerçek" olanı ve o gerçeğin içindeki o sarsıcı acıyı anlatması gerektiğine inanıyorsanız, Mine Söğüt’ün bu karanlık ama dâhiyane dehlizlerine girmelisiniz. Bu kitap, bizi o uyuşuk uykumuzdan uyandıran, derimizi kanatarak bize yeniden "insan" olduğumuzu hatırlatan o muazzam başkaldırıdır.