Sait Faik Abasıyanık’in Semaver’i, ilk bakışta son derece yalın görünen ama aslında okurdan aktif bir temas talep eden bir metin. Büyük olayların, çarpıcı kırılmaların ya da dramatik dorukların yokluğu; yerini gündeliğin sessiz akışına bırakıyor. Yazar burada bilinçli bir tercih yapıyor: Hayatı büyütmeden, olduğu haliyle, neredeyse dokunulmamış bir sadelikle sunuyor. Ancak bu sadelik, her okur için aynı etkiyi yaratmıyor. Çünkü metin, anlamı açıkça vermek yerine, okurun kendi iç dünyasından çekip çıkarmasını bekliyor.
Tam da bu noktada Semaver, psikolojik olarak zorlayıcı bir deneyime dönüşüyor. Metnin sunduğu o küçük, sıradan ve neredeyse önemsiz gibi görünen anlar; aslında hayatın kendisine dair çıplak bir yüzleşme alanı açıyor. Fakat bu yüzleşme, hazır olmayan bir zihin için boşluk hissini derinleştirebilir. Çünkü anlatı, okura tutunacak bir yapı sunmak yerine, onu kendi içsel yankılarıyla baş başa bırakıyor. Bu da metni, bazı anlarda etkileyici bir derinliğe taşırken, bazı anlarda ise mesafeli ve dağınık hissettirebilir.
Bu yüzden Semaver, beğenilmekten çok “karşılaşılmak” üzere yazılmış bir eser gibi duruyor. Sait Faik’in olgunluk dönemindeki daha rafine, daha akışkan metinlerine kıyasla burada daha ham, daha filtresiz bir anlatım söz konusu. Bu da eseri hem daha gerçek hem de daha zor kılıyor. Sonuç olarak Semaver, okurun beklentisine göre ya derin bir iç temas kurdurur ya da sessizce elinden kayıp gider. Belki de bu yüzden, herkese aynı yerden dokunmayan ama dokunduğunda iz bırakan bir kitap olarak kalır.
Okur kalın...