Adı:
Semaver
Baskı tarihi:
Temmuz 2013
Sayfa sayısı:
138
ISBN:
9786053608851
Kitabın türü:
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
"Sait Faik, Burgaz çalılıklarından çekti bir kızılcık dalı kopardı, kalem gibi yonttu, ucunu yaşama batırdı ve yazmaya koyuldu.
Türk hikâyeciliği Ömer Seyfettin'den sonra Memduh Şevket Esendal, Fahri Celalettin gibi ustaların sürdürdüğü bir türdü. Sabahattin Ali, Refik Halit'in memleket hikâyeciliğine diyalektik bir görüş katmış ve bu yeniliği ile 1940'ların tek ismi olmuştu . Sait Faik ise onların yapmadığı bir şeyi yaptı. Bir konuyu değil, yaşamın bir parçasını işliyordu. Bir tez savunmuyor, bir yaşantıyı yansıtıyordu. İnsan sevgisi dolu, doğa sevgisi dolu bir yüreği vardı. Neye baksa bu sevgi ile ısınıyor, ışıklanıyordu. Biz ancak o el attıktan sonradır ki, en önemsiz görünen insanların ve şeylerin zevkine eriştik."
-Haldun Taner-Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, 1983.
(Tanıtım Bülteninden)
Peş peşe okuduğum dört Saik Faik kitabının ardından ki yaklaşık 70 civarında öyküye denk geliyor, bir durup soluklanmak, biraz okuduklarımı sindirmek, biraz da üzerimde biriken yükü boşaltmak maksadıyla bir mola vermek icab edince, bir semaver dibinden daha güzel bir köşe olamayacağını düşünüp çıkınımı buraya boşaltmaya karar verdim...

Gelin, incelememize Sait Faik'ten bir alıntıyla başlayalım bu sefer:

"Birtakım şeyler var ki başkalarına anlatıldığı zaman onlar üstünde hiçbir tesir bırakmıyor. Halbuki aynı şeyler, bende neler yapmamıştı?.."

İşbu alıntı, söze girmeden önce bir sigorta kabilinden eklendi buraya... Bu kadar Sait Faik yüklü bir halde, olur da şu satırları yazarken uçar gidersem ve birbirinden kopuk, anlamsız, hiçbir yere çıkmayan cümleler bırakırsam arkamda, geri dönüp beni anlayasınız, en azından halimi hayra yorasınız diye eklendi:)

Herakleitos'un çok sevdiğim bir sözü vardır; "İnsanın karakteri, onun yazgısıdır"

Bence, bu sözün hayattaki karşılığıdır Sait Faik... Orhan Veli'ye göre o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. Yani çocuk ruhlu ve halka bağlı, halkın içinde bir insandır. Haldun Taner onu, 'Sevimli bir aylak' olarak tanımlar. Onun 'aylaklığı' veya 'avareliği' en çok annesini üzer. Hayatı boyunca oğlunun 'gerçek bir işi' olmamasından, para kazanamamasından yakınıp durur. Oysa ki, babasından kalan işleri elinin tersiyle kenara iten ve hayatının bir bölümünü mirasyedi olarak geçiren Sait Faik, sadece yazarak da para kazanılabileceğini başta annesi olmak üzere herkese kanıtlamak istercesine avarelikten ona kalan izleri tek tek yazıya dökmeye başlar...

Rıfat Ilgaz bir anısında, Mahmut Zeki tarafından yayınlanan Zambak dergisinden Sait Faik'e yapılan bir iş teklifi için aracılık yaptığından bahsederek, Sait Faik'in teklifi ve alacağı ücreti öğrendikten sonra, ikisi arasında geçen bu konuşmanın bir de annesinin yanında yapılması hususunda kendisine ricada bulunduğunu anlatır. Amaç tabii ki, yazdığı yazılardan para kazanabildiğini annesine duyurmaktır:)

Bu arada, fark ettiniz mi bilmiyorum ama, ne kadar güzel bir tablo var karşımızda... Sait Faik, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner ve burada adı geçmeyen pek çok değerli yazar, şair... Bu ekibe, Sait Faik'in o pek çok yerden aşina olduğumuz, bir teknede çekilen meşhur fötr şapkalı fotoğrafın sahibi Ara Güler'i de dahil edelim... Bizim bugün edebiyat diye okuduğumuz şeyin kanlı canlı yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz... Ve ne ilginçtir ki, bu isimlerin pek çoğu, yaşadıkları ve yazdıkları dönemde kendilerini zar zor geçindirecek parayı anca kazanabiliyorlar. Sait Faik eserlerinin günümüzdeki telif hakkı Darüşşafaka Cemiyeti'ne ait. Eminim ki, Darüşşafaka'nın teliften bir yıl içinde kazandığı parayı, Sait Faik ömrü boyunca kazanamamıştır... Zaten kazanmak da istememiştir bence... Çünkü o ve onun gibi yazarlar zenginliğin banka kasalarında değil de sokakta, hayatın içinde olduğunu çoktan keşfedebilmiş şahsiyetlerdir neticede...

İşte bu yüzden, bu tabloya hayran hayran bakarken insan sormadan edemiyor; Yahu nereye gitti bu insanlar? Neden artık yoklar? Neden bizi terk ettiler?

Ah ne güzel olurdu, bir kahvehanenin köşesinde Sait Faik'in radarına takılmak... Önce şöyle bir süzerdi beni... Sonra yaşımı, nerede doğduğumu ve mesleğimi tahmin ederdi, hep yaptığı gibi... Sonra o anki halimden tavrımdan, hangi duygunun içinden geçtiğimi, ne düşündüğümü, nasıl bir insan olduğumu hesaplardı... Sonra ben her şeyden habersiz kalkıp giderdim kahveden; o ise kafasında yarattığı 'ben'den hemen bir öykü yazıverirdi oturduğu yerde... Ben, kendi bedenimde değil de onun yazdığı öyküde daha gerçek bir 'ben' olurdum muhtemelen... Ve muhtemelen, oradaki beni, kendimden daha çok severdim...

------------------------------

Orhan Veli'nin 'Macera' adlı şiirindeki o meşhur dizeyle yolculuğumuza devam edelim;

"Girdim insanların içine, insanları gördüm..."

İşte, dostunun bu güzel dizesi, Sait Faik'in de çıkış noktasıdır aslında... Öykülerinin yüzde doksanında bu gördüğü insanlardan beslenir Sait Faik... Öyle insanlar görmüştür ki o, bugün dışarı çıktığınızda göreceğiniz türden insanlar değildir onlar... Çünkü Sait Faik'in insanları sıradan insanlardır... Siz hiç günümüzde 'sıradan' bir insan gördünüz mü? Ne münasebet, olur mu hiç öyle şey!! Eğer size sıradan bir insan gibi göründülerse emin olun o sizin eksikliğinizdir. Çünkü gördüğünüz insan muhtemelen ya bir insan kaynakları müdürüdür, ya creative director'dür, ya user experience designer'dır, ya test engineer'dır, ya customer service representative'dir veya specialist'tir; hadi onlar değilse bile en kötü bir instagram annesi, bir twitter fenomeni veya bir youtuber'dır... Ama emin olun asla sıradan bir insan değildir!

Oysa Sait Faik'in insanları, dediğim gibi sıradan insanlardır. Onlarla her an her yerde karşılaşabilirsiniz; vapurda, tren vagonunda, balıkçı teknesinde, kahvehanede, çalgılı bir meyhanede, ıssız bir sokakta, bir kilise bahçesinde, bir lahana tarlasında, bir genelevde, bir ipek mendil atölyesinde, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde Sait Faik'e bir öykü hediye eden sıradan bir insanla karşılaşmanız mümkündür...

Evet, Sait Faik avareliğinin, aylaklığının o kendine has sarhoşluğu içinde insanlara bakmış, onları görmüştür... Onların acılarını, kederlerini, sevinçlerini, yalnızlıklarını, aşk acılarını, geçmişten taşıdıkları izleri, gelecek kaygılarını, zaaflarını, tutkularını ve daha pek çok şeyi görmüş, gördüklerini öykülerine aktarırken eksik kalan kısımları kendi kişiliğiyle, kendi aşklarıyla, kendi zaaflarıyla, kendi yalnızlığıyla ve kendi hayalleriyle tamamlamıştır... O yüzden Sait Faik öykülerindeki her karakterde biraz Sait Faik vardır... Sait Faik'in kendisi ise, tüm ömrünü adadığı bu karakterlerin toplandığı bir beden gibidir adeta...

İşte bu yüzden, Sait Faik öyküleri bir 'insan resmigeçidi' gibi gözlerimizin önünden kayıverir gider... Önünüzden geçen her insan haliyle sizin de bir duygunuza, bir hatıranıza, bir hayalinize, bir aşk acınıza dokunuverir. İşte o an siz de 'sıradan bir insan olmanın' tadını çıkartırsınız...

------------------------------------------

Peki bugün neden aramızdan bir Sait Faik çıkmıyor diye başka bir soru takılıyor aklıma... Onun gördüğü ama bizim göremediğimiz şey ne? İnsansa, sürüsüne bereket... Olaysa, istemediğin kadar... Mekansa, gırla... Peki eksik olan ne?

Soruya bir yanıt vermek ve bir karşılaştırma yapabilmek adına bir Sait Faik'in gördüklerine, bir de kendi gördüklerime daha yakından bakmam gerekiyor sanırım...

Sait Faik her şeyden önce gerçek insan yüzleri görmüş. Kusurlarını saklamayı beceremeyen insanlarla bir arada yaşamış... Kahvehanede, kehribar tespihini ağır ağır çeken adamın uzaklara dalıp gidişini görmüş. Bir tren vagonunda, köyünden ilk defa dışarı çıkan bir adamın heyecanını görmüş. Bahçesine domates biber eken bir kilise papazının yaşama sevincini görmüş. Tek göz odada falcılık yapan bir kadının adeta maziyi bir film gibi önüne seren eski eşyalarını görmüş. Bütün gün insanlardan ayrı, sadece köpeğiyle dolaşan bir adamın gizlemeye çalıştığı, tüm hayatını vakfettiği aşk acısını görmüş. Şehrin en uzak köşesinde de olsa, kendi kahvesini işletebilmek için her şeyini feda eden bir garsonun azmini görmüş...

Tabii ki bunlardan çok çok daha fazlasını görmüş Sait Faik... Hayatın bu kesitlerini, bahçeden kır çiçeği toplar gibi tek tek toplayıp daktilosuna bir güzel yerleştirmiş...

Peki, dönelim bana... Ben ne görüyorum dışarı çıktığımda?

Her şeyden önce, tüm kusurlarını özenle süpürüp halının altına itmiş insanlar görüyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade var. Çünkü benim çağımın insanı her nedense kendini dış dünyaya her ne suretle olursa olsun mutlu ve kusursuz göstermek zorunda hissediyor... Sanki sadece yüzümüz değil, tüm duygularımız botox iğnesi yemiş gibi... Sanki yıpranmak, üzülmek, hüzünlenmek kanunen yasakmış gibi herkesin suratında o joker gülümsemesi... Tek gördüğüm bu değil, bakmaya devam ediyorum... Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs görüyorum. Sanki ölümsüzlük ilacının icadına denk gelen ilk kuşak bizmişiz gibi, o panikle sürekli birbirinin üstünü tırmalayan, alttan çelme takan insanları görüyorum... Çayını demleyip, balkonuna oturup gelen geçenin seyredildiği evini, apartmanını sanki deprem olmuş gibi koşar adım terk ederek, modern şehir gettoları olan konut projelerinin 5 insan boyundaki gri duvarları ve dikenli telleri arkasında kalan peyzaj yeşili hayata çıldırmışcasına koşan insanları görüyorum... Hatta o duvarların arasına girebilmek için bankadan ömür boyu ödeyecekleri miktarda kredi alan ve bunu başarı hikayesi olarak anlatan insanları görüyorum... Instagram hesabına 5 takipçi daha kazanabilmek için çoluğunu, çocuğunu, evini, mutfağını, hatta yatak odasını dahi deşifre edebilecek, tüm şuurunu sosyal medya hesaplarının like butonu altına gizlemiş insanlar görüyorum... Büyük bir gururla üzerine geçirdiği GAP sweetiyle ya da koluna bir kraliyet nişanı gibi taktığı MICHAEL KORS çantasıyla toplumda kendisine bir yer arayan, sınıfları dahi sınıflaştıran insanlar görüyorum...

Tabii benim bu gördüklerim ve sizinle paylaştıklarım, devasa bir kitabın ilk sayfası gibi... Gerisini zihninizde tahayyül edeceğinizi varsayıyorum...

Nihayetinde, Sait Faik'in neden Sait Faik olduğu, benimse neden Sait Faik olamayacağım sorunsalımız bir nebze de olsa açıklığa kavuşmuş oluyor böylelikle...

------------------------------------------

İşte böyleydi Sait Faik'in dört yanı denizlerle çevrili, o masmavi dünyasından bana kalanlar... Tam da bu dev metropolde, boğulma krizlerinden birini yaşamakta olduğum bir dönemde adasından yetişti ve kurtardı beni... Önce bir battaniye geçiriverdim sırtıma... Sonra çıtır çıtır yanan bir odun sobasının hemen yanıbaşındaki semaverden yeni demlenmiş çayımı aldım ve geçtim karşısına...

O anlattı, ben dinledim...
Ben dinledim, o anlattı...

Bu esnada radyoda da şu güzel şarkı çalıyordu... Duydum ki, bu şarkıyı besteleyen adam, Sait Faik'in öykülerinden ve Orhan Veli'nin dizelerinden ilham alarak bestelemiş şarkıyı...

https://www.youtube.com/watch?v=cLD1yYRjIyk

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Liseye bu sene başlayan ufak oğluma edebiyat hocası tarafından okuyacaksınız zorunluluğu getirmesi üzerine okumayı sever umuduyla birlikte tekrar okuduğumuz eser... Oğlum, pek kitap okumayı sevmiyor, pek değil hatta hiç . Bir ara Behzat Ç dizisi revaçta olunca birden Emrah Serbes hayranı oldu, aha dedim işte şimdi okumaya devam edecek; ta ki şu vicdanlı vicdansız spekülasyonlarının bir hafta boyunca gündemimizi meşgul eden trafik kazası olana dek... Bak gördün mü anne oku oku diye zorladığın kitapların yazarları bile bir tuhaf, yazmasınlar biz de onlara boş yere hayran olmayalım dedi ve okumaktan yine vazgeçmişti. Hatta bir kaç gündür evde bulunan kitaplarımı bırakın okumayı bunları satsam ne para kazanırım diye ti ye bile almaya başladı beni. Ama iyi ki edebiyatı seven ve sevdiren hocaları var. Zorla başlamış olsa da kitabı sevdiğini hissettirdi bana. Hatta yazarı ile ilgili internette gezinirken ; hakkında bulduğu bir yazıyı bana da okuttu. Sait Faik'in neden öykü yazmayı bıraktığı ile ilgili..http://www.cafrande.org/...-ulkede-yazar-olmak/ .. Bu yazıyı okuyunca eminim kitaplarımı satmaktan vazgeçti:-)))
Oğlum kitabı bitirince çok etkilendim anne dedi hatta en sevdiği öykü Semaver imiş. Umarım edebiyat hocası okutmaya oğlum da okumaya devam edecek..Bana da sevinmek kısmı kalacak... Keyifli okumalar...

Benzer kitaplar

Hayatımızı kör mü yaşıyoruz?

Saçma bir soru gibi gelebilir evet ama kitabı kapatınca öyle dedim kendi kendime, okurken bu kadar zevk aldığım bu kitabın konusu neydi?
Her hikayeden farklı bir konu çıkartılabilir tabi ama bir konu beklemiyoruz ki yazarda bunu pek vermiyor yada ben alamadım bilmiyorum. 

Haldun tanerin şu sözüydü bana bu soruyu sorduran: "Sait Faik bir konuyu değil yaşamın bir parçasını işliyordu"
yaşadıkları sıradışı mı?
Hayır!  Peki neden damağım da tat bıraktı bu öyküler dediğim de H. Taner'in sözünü düşündüm tekrar yaşamdan öykülerdi bunlar ve ben kör yaşıyordum hayatımda anlamsız gelen şeyler sıradan gelen diyaloglar aslında bu ustanın anlatımı ile farklı bir bakış açısı ile anlam kazanmaya başladı...

Bir bakışın bir sohbetin bazen yalnızlığın bile yaşantımızda ki yeri ne kadar derin . Şimdi bunda ne var bunun öykülük neyi var diye düşüneceğimiz bir çok günden bu adam ne öyküler çıkarır... 

Adapazarında geçen öyküler, çocukluğundan ve İstanbuldan kısa ama keyifli aynı zamanda düşündürücü cümleleri olaylara bakış açısı ve  ince detaylara gizlediği okuru uyanık tutan şeyler duvarda ki resim gibi kedi gibi...

Sait Faik öyle samimi ve içten yazmış ki tıpkı https://beta.1000kitap.com/NeGe abinin incelemesinde dediği gibi " yanıbaşındaki semaverden yeni demlenmiş çayımı aldım ve geçtim karşısına...

O anlattı, ben dinledim...
Ben dinledim, o anlattı..."   evet gerçekten bu sıcaklığı veriyor insana.

Tanışmamız olan bu kitap ilkti  ve son olmayacak bir semaver alıp geliyorum :)

Etkinlik için sevgili https://beta.1000kitap.com/gingerbread'ya ve saygıdeğer abim https://beta.1000kitap.com/AkakiAkakiyevic'e teşekkür ederim :) 
Sait Faik’in Semaver’inden kıyıda köşede kalmış insanlara ve mekânlara, balıkçılara, bilet satıcılarına, aylaklara, evsizlere, birtakım insanlara dumansız, güzel kokulu, buhar ve sabahın saadetiyle dolu, sevgi yüklü bir bakış…

Sait Faik’in Semaver’inden önce Mahalle Kahvesi adlı hikâyelerinden oluşan kitabını okumuştum. Semaver de yine hikâyelerini topladığı kitaplardan biri Sait Faik’in. İki kitaptaki hikâyeleri karşılaştırmak gerekirse açıkçası Mahalle Kahvesi’ndeki hikâyelerin tamamına yakınını beğenmiştim. Ancak Semaver’de birkaç tane beğenmediğim hikâye oldu. Tabii bu, yazarın tüm hikâyelerinin güzel olmasını beklemek ya da kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor. Kitaba adını veren Semaver adlı hikâye, Stelyanos Hrisopulos Gemisi ve İpekli Mendil en beğendiğim hikâyeler oldu. Yaşamın sadece küçük bir parçasını işleyen, insanların o andaki durumlarını ele alan bu hikâyeler herkese çekici gelmeyebilir. Ama yine de Haldun Taner’in sevimli bir aylak dediği Sait Faik’i mutlaka okumak gerek.

Edebiyat derslerinde hakkında sadece beş bilemediniz on dakika konuşulan Sait Faik için şunları söylerler: Konu ve olaydan çok bir durumu ya da kesiti ele alan Çehov tarzı hikâyeciliğin edebiyatımızdaki en önemli temsilcisidir. İstanbul hikâyecisi olarak bilinir. Burgazada yaşamında önemli yer tutmuştur. Yanına da hikâyelerinde bahsettiği konuları söyleyerek bitirirler. Ah hakkında sayfalar dolusu yazılar, kitaplar yazılacak Sait Faik. İnsan sevgisi dolu yüreğinden, doğanın yeşillikleri ve mavilikleriyle atan kalbinden, kendi avareliklerini eserlerine, Semaver’e, yansıttığından, birtakım insanların birtakım yaşantılarını ele alıp bizlere onları sevdiren kaleminden, balıkçıların yaşamlarını kendi yaşamı gibiymiş gibi sahiplenmesinden bahsetmezler. İnsan okuyunca bunun eksikliğini hissediyor.

Şuan bunu burada anlatmanın ve veryansın etmenin ne kadar doğru olduğunu düşünemiyorum. Boş vakit bulduğumda tanıdığım bir sahafa gider, vakit geçiririm. Genci, yaşlısı gelir çeşit çeşit kitap sorarlar. Bir gün on yaşlarında bir çocuk annesin babasının elinden tutmuş, koşa koşa saftirik greg kitabı almaya geldi bize. Neden o kitabı okumak istiyorsun diye sordum. Arkadaşından mı duymuş, öğretmeni mi önermiş -eğer öğretmeni önerdiyse üniversitede çocuk gelişimiyle ilgili ders alan vay o öğretmenin haline- ağzında bir şeyler geveledi. Önce çocuğun kendisine, sonra ailesine kitabın çocukların gelişimi için uygun olmadığını izah ettim, başka bir çocuk kitabı verip uğurladım. Şimdi geleyim bunu neden anlattığıma, bu kitapla ya da yazarla ne ilgisi olduğuna. Öyle bir duruma geldik ki vakit öldüren, anlamsız, sadece yazılmak için yazılmış kitaplar yok satıyor. Çocuklara değerlerini, sevgiyi, saygıyı öğretmeye çalışan Cahit Uçukların, Gülten Dayıoğullarının, Ömer Seyfettinlerin; öte yandan herkes için yazan, çoğumuzun sokakta karşılaşsak yüzüne bakmayacağımız ama Sait Faik’in sevgiyle baktığı, onların hayatlarını, hallerini, avareliklerini kendi hayatımız, hallerimiz ve avareliklerimiz gibi yaşattığı, birtakım insanları ele alan kitaplarının arasında yukarıda bahsettiğim kitaplar sorulunca insan elinde olmadan utanıyor. Kitap okuma oranın azlığından dem vururuz da, bu oran üstüne puslu kara bulutların çöktüğü kitaplarla artacaksa hiç artmasın. Bizlere güzel kokulu, buhar ve sabahın saadetiyle dolu Semaverler, Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ndeki Trifon’un umutları, ak pak İpekli Mendiller lazım.

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım… Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım,” diyen Sait Faik bana da artık yolda karşılaştığım birtakım insanları okumazsam içim rahat etmeyecek dedirtebiliyor.
Bu zamana kadar neden Sait Faik Abasıyanık okumamışım ki ben. Türk yazarlara dönüş yapmaya çalışıyorum sürekli, yazarlığın milleti olmaz da bizim batıya dönüşümüzün (batı düşkünlüğümüzün) tezahürü olarak kıyıda köşede kalıyor güzelim eserler.
Haldun Taner demiş ki Sait Faik hakkında " Biz ancak o el attıktan sonradır ki, en önemsiz görünen insanların ve şeylerin zevkine eriştik." Benim için de öyle oldu. Silik, görünmeyen insanların hikayesi birçok yazar sayesinde iç dünyasının zenginliğiyle, bizim göremediğimizin ortaya çıkmasıyla ilgimizi çekmeye başlar da 'şey'lerin öyküsü bu kadar mı insanın içine işler. Bina, semaver, köy evi, tülbent nedir ki ben yazınca, bir de kitaptan okuyun.
Ne demeli, ustaya saygılarımla bitiriyorum.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının ilk hikayecisi ünvanlı yazarımızın aslında edebiyata ilgisi şiirle başlar ve ilk şiiri Hamal'ı Meşale dergisinde yayınlanır.

İşlediği konulara bakıldığında insan sevgisi, tabiat, deniz ön plana çıkar. Sıradan karakterlere hikayelerinde yer vererek bir döneminde başlangıcını yapmıştır. Kullandığı dil duru olmakla beraber yaşadığı döneme göre son derece anlaşılırdır.

Semaver Sait Faik Abasıyanık’ın 1936’ da yazdığı hikaye kitabıdır.Toplam on dokuz ayrı hikayeden oluşmuştur. Kitabın ilk hikayesini ilkokul döneminden hatırlıyorum. Bu sebeple okuduğum ilk hikaye de sayılabilir.
Kitap gerçekten guzeldi. Sait Faik le ilk tanışmam iyiki de tanısmisim. O kadar güzel hikayeler anlatmış ki bayildim. Tabi en çok sevdiğim Semaver oldu. Okunmasi gereken güzel bir eser.....
Kitap içeriği ve üslubu bakımından çook güzeldi.Ben çok severek okudum, benden sonra da abim okuyacak :D
Eğer kahvemi çayımı alayım, iki hikaye okuyup biraz kalite koklayayım derseniz kitap sizi bekliyoor :')
Sait Faik'in o sergüzeşt yanını ilk kitabında da rahatlıkla görüyoruz. Bu sefer acıklı bir öyküyle başlıyor. İsmi Semaver. Her sabah namazında kaynıyor ve içinize kadar iniyor sıcaklığı. Her hikayesinde değişik yaşantıları kaleme almayı seven Sait Faik yine o bildik ama bazen içinize mıh gibi oturan o sözleriyle devam ediyor. Sonra yine içiniz ısını veriyor Garson'da Birtakım İnsanlarda ne yapacağı nereden çıkacağı belli olmuyor Sait Faik'in. Ansızın sizi bir yerlere çekip götürüyor. Sizde gidiyorsunuz usul usul. Ama bir Orman Evine ama bir Otel'e ama bir Mahalle Kahvesine. Nereye götürse giderim diyorsunuz. O kadar samimi ve içten anlatıyor o gerçek yaşamları. Bu yüzden okumalıyız onun her kitabını. Kim bilir bizi daha nerelere götürecek. Saygılar, hürmetler bir kez daha kendisine..
BEN BU ADAMIN TEŞBİH ÖZGÜNLÜĞÜNE HAYRANIM.
Öyle harika benzetmeleri var ki, hem cuk oturuyor anlatıya, hem de alakasına güldürüyor insanı. Deli adam şu Sait Fait. Fantastik adam gerçekten.
Öykülerine gelince, stefan zweig sevenler sait faik'e de bayılır diye düşünüyorum yada tam tersi sait faik sevenler stefan zweig da okumalılar bence. Haldun Taner'in dediği gibi sait faik, bir konuyu değil, yaşamın bir parçasını işlemiş; bir tezi savunmamış, bir yaşantıyı yansıtmıştır.
Farklı bir tat bırakıyor insanda.. Vurdum duymaz gibi ama değil de. Çok ilgili gibi de, ama değil sanki. Tam adını koyamadığın bir hisle bırakıveriyor seni sait faik. Kıyak adamsın sait faik. Ama normal hiç değilsin. İyi ki değilsin!
Körleşme'ye başlamadan hafif eserler okuyayım diyerek Sait Faik'in hikayelerine yöneldim. 19 farklı hikayeden oluşuyor kitap. Sait Faik'in Seçme Hikayeler kitabında çok daha fazla etkilenmiştim; sanırım bu kitapta beklentiyi biraz yükselttim. Çok beğendim de diyemem beğenmedim de. Edebi açıdan dilini tartışamam ama hikayeler o kadar güzel değildi. Stelyanos Hrisopulos Gemisi ve Semaver hikayelerini çok beğendim. Konulara bakarsak geneli deniz ile ilgili ama umut, hüzün, doğa vb. daha doğrusu tüm konulardan tadımlık işlemiş. Hikaye okumak isteyenlere tavsiye edilebilir.
Evet Sait Faik'le tanışma kitabım. Tanıştığıma memnun oldum diyebilirim. Belki daha önce de tanışmış olabilirim çocukken okumuşluğum da olabilir ama hatırlamıyorum. Belki de o zamanlar hayatı pek bilmediğimiz için aklımızda kalmamış da olabilir. Ne de olsa Haldun Taner'in dediği gibi Sait Faik, "bir konuyu değil yaşamın bir parçasını işliyordu." Evet bunu çok net görebiliyoruz hikayelerin içinde. Belki de artık o yaşamın parçalarının içinde bir yerde olduğumu hissettiğimden unutmayacağım Sait Faik okuduğumu. Daha başlar başlamaz Semaver hikayesiyle büyüledi beni. Ali ve annesi, ufacık mutluluklar, sıcak bir yuva ve kaçınılmaz ölüm hissi. İnsanın içine işliyor. Sonrasında Stelyanos Hrisopulos Gemisi, emeğin, çabanın ürünü olan, bir çocuğun hayallerinin ürünü... Sonrasında yine hüzün. Varlık ve yokluk hep peş peşe.. Devamında yeri geldi beğendiğim, yeri geldi anlamlandıramadığım hikayeler oldu. Yazarın kendine özel hikayeleriydi sanırım. Hani bazen birine çok anlamlı gelen, veya o kişi için çok şey ifade eden şeylerin, başkaları için bir anlam ifade etmediği gibi bir durum işte...
Ancak İhtiyar Talebe baya baya sağlam olmuş yaaa. Ayrıca bu kitaptaki en uzun hikaye.Hikayede geçen şu alıntıyı hemen şuraya iliştireyim.
"Küçük şeyleri unutmayanlar, en geri hatıraları da
unutmayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan, her yeri, her şeyi severek öleceklerdir."
Sait Faik okumaya devam...
Sevmekten korkuyorum... ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.
Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 4 - Türkiye İş Bankası Yayınları
" Bütün çirkinlikleri silip süpüren alacakaranlığı seviverdi."
Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şangırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 54 - Yapı Kredi Yayınları
Aradığım bohçayı sandık odasının naftalin kokan köşesinde bulamadım.
Dersler deniz kadar güzel, deniz kadar öğretici miydi acaba?
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 14 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Semaver
Baskı tarihi:
Temmuz 2013
Sayfa sayısı:
138
ISBN:
9786053608851
Kitabın türü:
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
"Sait Faik, Burgaz çalılıklarından çekti bir kızılcık dalı kopardı, kalem gibi yonttu, ucunu yaşama batırdı ve yazmaya koyuldu.
Türk hikâyeciliği Ömer Seyfettin'den sonra Memduh Şevket Esendal, Fahri Celalettin gibi ustaların sürdürdüğü bir türdü. Sabahattin Ali, Refik Halit'in memleket hikâyeciliğine diyalektik bir görüş katmış ve bu yeniliği ile 1940'ların tek ismi olmuştu . Sait Faik ise onların yapmadığı bir şeyi yaptı. Bir konuyu değil, yaşamın bir parçasını işliyordu. Bir tez savunmuyor, bir yaşantıyı yansıtıyordu. İnsan sevgisi dolu, doğa sevgisi dolu bir yüreği vardı. Neye baksa bu sevgi ile ısınıyor, ışıklanıyordu. Biz ancak o el attıktan sonradır ki, en önemsiz görünen insanların ve şeylerin zevkine eriştik."
-Haldun Taner-Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, 1983.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 1.291 okur

  • Oğuz Albayrak
  • Fikriye Dincel
  • Büşra
  • BilgeSevgi
  • Sude ÖLMEZ
  • Cemal Bay
  • SADIK PAŞA KURTULUŞ
  • Beşir Yılmaz
  • Nuhun Salyangozu
  • Ahmet Yaşar

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.4
14-17 Yaş
%8
18-24 Yaş
%28.3
25-34 Yaş
%36.8
35-44 Yaş
%16.4
45-54 Yaş
%5.3
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%2.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%62
Erkek
%37.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%21.4 (74)
9
%14.8 (51)
8
%30.7 (106)
7
%18.8 (65)
6
%8.7 (30)
5
%4.6 (16)
4
%0.6 (2)
3
%0
2
%0
1
%0.3 (1)

Kitabın sıralamaları