·
Okunma
·
Beğeni
·
9.422
Gösterim
Adı:
Semaver
Baskı tarihi:
2010
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750805103
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
YKY
Baskılar:
Semaver
Semaver
"Namushı adamdı Sait Faik, ömrü boyunca namuslu kaldı. Yalnız namushı olmakla yetinmedi, insanları değerlendirmede en başta namus ölçüsünü kullandı. (...) yazış tarzındı! da gene ömrünün sonuna kadar namuslu kaldı. Hiçbir zaman şaşırtma yoluyla, büyük laflar ederek, büyük davaların savunucusu görünerek ilgi ve alkış toplamaya kalkışmadı... Süsleyip, püslcmek küçüklüğüne düşmeden düpedüz söyledi..."Yaşar Nabi"... Küçük şeyleri utııılamayanlar, en geri hatıraları da unutanı ayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir -vatan tutamaçtan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir."diyen büyük yazarın; ilk kez 1936 yılında yayımlanan hikâye kitabı Semaver yeniden gözden geçirilerek yayma hazırlandı
Peş peşe okuduğum dört Saik Faik kitabının ardından ki yaklaşık 70 civarında öyküye denk geliyor, bir durup soluklanmak, biraz okuduklarımı sindirmek, biraz da üzerimde biriken yükü boşaltmak maksadıyla bir mola vermek icab edince, bir semaver dibinden daha güzel bir köşe olamayacağını düşünüp çıkınımı buraya boşaltmaya karar verdim...

Gelin, incelememize Sait Faik'ten bir alıntıyla başlayalım bu sefer:

"Birtakım şeyler var ki başkalarına anlatıldığı zaman onlar üstünde hiçbir tesir bırakmıyor. Halbuki aynı şeyler, bende neler yapmamıştı?.."

İşbu alıntı, söze girmeden önce bir sigorta kabilinden eklendi buraya... Bu kadar Sait Faik yüklü bir halde, olur da şu satırları yazarken uçar gidersem ve birbirinden kopuk, anlamsız, hiçbir yere çıkmayan cümleler bırakırsam arkamda, geri dönüp beni anlayasınız, en azından halimi hayra yorasınız diye eklendi:)

Herakleitos'un çok sevdiğim bir sözü vardır; "İnsanın karakteri, onun yazgısıdır"

Bence, bu sözün hayattaki karşılığıdır Sait Faik... Orhan Veli'ye göre o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. Yani çocuk ruhlu ve halka bağlı, halkın içinde bir insandır. Haldun Taner onu, 'Sevimli bir aylak' olarak tanımlar. Onun 'aylaklığı' veya 'avareliği' en çok annesini üzer. Hayatı boyunca oğlunun 'gerçek bir işi' olmamasından, para kazanamamasından yakınıp durur. Oysa ki, babasından kalan işleri elinin tersiyle kenara iten ve hayatının bir bölümünü mirasyedi olarak geçiren Sait Faik, sadece yazarak da para kazanılabileceğini başta annesi olmak üzere herkese kanıtlamak istercesine avarelikten ona kalan izleri tek tek yazıya dökmeye başlar...

Rıfat Ilgaz bir anısında, Mahmut Zeki tarafından yayınlanan Zambak dergisinden Sait Faik'e yapılan bir iş teklifi için aracılık yaptığından bahsederek, Sait Faik'in teklifi ve alacağı ücreti öğrendikten sonra, ikisi arasında geçen bu konuşmanın bir de annesinin yanında yapılması hususunda kendisine ricada bulunduğunu anlatır. Amaç tabii ki, yazdığı yazılardan para kazanabildiğini annesine duyurmaktır:)

Bu arada, fark ettiniz mi bilmiyorum ama, ne kadar güzel bir tablo var karşımızda... Sait Faik, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner ve burada adı geçmeyen pek çok değerli yazar, şair... Bu ekibe, Sait Faik'in o pek çok yerden aşina olduğumuz, bir teknede çekilen meşhur fötr şapkalı fotoğrafın sahibi Ara Güler'i de dahil edelim... Bizim bugün edebiyat diye okuduğumuz şeyin kanlı canlı yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz... Ve ne ilginçtir ki, bu isimlerin pek çoğu, yaşadıkları ve yazdıkları dönemde kendilerini zar zor geçindirecek parayı anca kazanabiliyorlar. Sait Faik eserlerinin günümüzdeki telif hakkı Darüşşafaka Cemiyeti'ne ait. Eminim ki, Darüşşafaka'nın teliften bir yıl içinde kazandığı parayı, Sait Faik ömrü boyunca kazanamamıştır... Zaten kazanmak da istememiştir bence... Çünkü o ve onun gibi yazarlar zenginliğin banka kasalarında değil de sokakta, hayatın içinde olduğunu çoktan keşfedebilmiş şahsiyetlerdir neticede...

İşte bu yüzden, bu tabloya hayran hayran bakarken insan sormadan edemiyor; Yahu nereye gitti bu insanlar? Neden artık yoklar? Neden bizi terk ettiler?

Ah ne güzel olurdu, bir kahvehanenin köşesinde Sait Faik'in radarına takılmak... Önce şöyle bir süzerdi beni... Sonra yaşımı, nerede doğduğumu ve mesleğimi tahmin ederdi, hep yaptığı gibi... Sonra o anki halimden tavrımdan, hangi duygunun içinden geçtiğimi, ne düşündüğümü, nasıl bir insan olduğumu hesaplardı... Sonra ben her şeyden habersiz kalkıp giderdim kahveden; o ise kafasında yarattığı 'ben'den hemen bir öykü yazıverirdi oturduğu yerde... Ben, kendi bedenimde değil de onun yazdığı öyküde daha gerçek bir 'ben' olurdum muhtemelen... Ve muhtemelen, oradaki beni, kendimden daha çok severdim...

------------------------------

Orhan Veli'nin 'Macera' adlı şiirindeki o meşhur dizeyle yolculuğumuza devam edelim;

"Girdim insanların içine, insanları gördüm..."

İşte, dostunun bu güzel dizesi, Sait Faik'in de çıkış noktasıdır aslında... Öykülerinin yüzde doksanında bu gördüğü insanlardan beslenir Sait Faik... Öyle insanlar görmüştür ki o, bugün dışarı çıktığınızda göreceğiniz türden insanlar değildir onlar... Çünkü Sait Faik'in insanları sıradan insanlardır... Siz hiç günümüzde 'sıradan' bir insan gördünüz mü? Ne münasebet, olur mu hiç öyle şey!! Eğer size sıradan bir insan gibi göründülerse emin olun o sizin eksikliğinizdir. Çünkü gördüğünüz insan muhtemelen ya bir insan kaynakları müdürüdür, ya creative director'dür, ya user experience designer'dır, ya test engineer'dır, ya customer service representative'dir veya specialist'tir; hadi onlar değilse bile en kötü bir instagram annesi, bir twitter fenomeni veya bir youtuber'dır... Ama emin olun asla sıradan bir insan değildir!

Oysa Sait Faik'in insanları, dediğim gibi sıradan insanlardır. Onlarla her an her yerde karşılaşabilirsiniz; vapurda, tren vagonunda, balıkçı teknesinde, kahvehanede, çalgılı bir meyhanede, ıssız bir sokakta, bir kilise bahçesinde, bir lahana tarlasında, bir genelevde, bir ipek mendil atölyesinde, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde Sait Faik'e bir öykü hediye eden sıradan bir insanla karşılaşmanız mümkündür...

Evet, Sait Faik avareliğinin, aylaklığının o kendine has sarhoşluğu içinde insanlara bakmış, onları görmüştür... Onların acılarını, kederlerini, sevinçlerini, yalnızlıklarını, aşk acılarını, geçmişten taşıdıkları izleri, gelecek kaygılarını, zaaflarını, tutkularını ve daha pek çok şeyi görmüş, gördüklerini öykülerine aktarırken eksik kalan kısımları kendi kişiliğiyle, kendi aşklarıyla, kendi zaaflarıyla, kendi yalnızlığıyla ve kendi hayalleriyle tamamlamıştır... O yüzden Sait Faik öykülerindeki her karakterde biraz Sait Faik vardır... Sait Faik'in kendisi ise, tüm ömrünü adadığı bu karakterlerin toplandığı bir beden gibidir adeta...

İşte bu yüzden, Sait Faik öyküleri bir 'insan resmigeçidi' gibi gözlerimizin önünden kayıverir gider... Önünüzden geçen her insan haliyle sizin de bir duygunuza, bir hatıranıza, bir hayalinize, bir aşk acınıza dokunuverir. İşte o an siz de 'sıradan bir insan olmanın' tadını çıkartırsınız...

------------------------------------------

Peki bugün neden aramızdan bir Sait Faik çıkmıyor diye başka bir soru takılıyor aklıma... Onun gördüğü ama bizim göremediğimiz şey ne? İnsansa, sürüsüne bereket... Olaysa, istemediğin kadar... Mekansa, gırla... Peki eksik olan ne?

Soruya bir yanıt vermek ve bir karşılaştırma yapabilmek adına bir Sait Faik'in gördüklerine, bir de kendi gördüklerime daha yakından bakmam gerekiyor sanırım...

Sait Faik her şeyden önce gerçek insan yüzleri görmüş. Kusurlarını saklamayı beceremeyen insanlarla bir arada yaşamış... Kahvehanede, kehribar tespihini ağır ağır çeken adamın uzaklara dalıp gidişini görmüş. Bir tren vagonunda, köyünden ilk defa dışarı çıkan bir adamın heyecanını görmüş. Bahçesine domates biber eken bir kilise papazının yaşama sevincini görmüş. Tek göz odada falcılık yapan bir kadının adeta maziyi bir film gibi önüne seren eski eşyalarını görmüş. Bütün gün insanlardan ayrı, sadece köpeğiyle dolaşan bir adamın gizlemeye çalıştığı, tüm hayatını vakfettiği aşk acısını görmüş. Şehrin en uzak köşesinde de olsa, kendi kahvesini işletebilmek için her şeyini feda eden bir garsonun azmini görmüş...

Tabii ki bunlardan çok çok daha fazlasını görmüş Sait Faik... Hayatın bu kesitlerini, bahçeden kır çiçeği toplar gibi tek tek toplayıp daktilosuna bir güzel yerleştirmiş...

Peki, dönelim bana... Ben ne görüyorum dışarı çıktığımda?

Her şeyden önce, tüm kusurlarını özenle süpürüp halının altına itmiş insanlar görüyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade var. Çünkü benim çağımın insanı her nedense kendini dış dünyaya her ne suretle olursa olsun mutlu ve kusursuz göstermek zorunda hissediyor... Sanki sadece yüzümüz değil, tüm duygularımız botox iğnesi yemiş gibi... Sanki yıpranmak, üzülmek, hüzünlenmek kanunen yasakmış gibi herkesin suratında o joker gülümsemesi... Tek gördüğüm bu değil, bakmaya devam ediyorum... Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs görüyorum. Sanki ölümsüzlük ilacının icadına denk gelen ilk kuşak bizmişiz gibi, o panikle sürekli birbirinin üstünü tırmalayan, alttan çelme takan insanları görüyorum... Çayını demleyip, balkonuna oturup gelen geçenin seyredildiği evini, apartmanını sanki deprem olmuş gibi koşar adım terk ederek, modern şehir gettoları olan konut projelerinin 5 insan boyundaki gri duvarları ve dikenli telleri arkasında kalan peyzaj yeşili hayata çıldırmışcasına koşan insanları görüyorum... Hatta o duvarların arasına girebilmek için bankadan ömür boyu ödeyecekleri miktarda kredi alan ve bunu başarı hikayesi olarak anlatan insanları görüyorum... Instagram hesabına 5 takipçi daha kazanabilmek için çoluğunu, çocuğunu, evini, mutfağını, hatta yatak odasını dahi deşifre edebilecek, tüm şuurunu sosyal medya hesaplarının like butonu altına gizlemiş insanlar görüyorum... Büyük bir gururla üzerine geçirdiği GAP sweetiyle ya da koluna bir kraliyet nişanı gibi taktığı MICHAEL KORS çantasıyla toplumda kendisine bir yer arayan, sınıfları dahi sınıflaştıran insanlar görüyorum...

Tabii benim bu gördüklerim ve sizinle paylaştıklarım, devasa bir kitabın ilk sayfası gibi... Gerisini zihninizde tahayyül edeceğinizi varsayıyorum...

Nihayetinde, Sait Faik'in neden Sait Faik olduğu, benimse neden Sait Faik olamayacağım sorunsalımız bir nebze de olsa açıklığa kavuşmuş oluyor böylelikle...

------------------------------------------

İşte böyleydi Sait Faik'in dört yanı denizlerle çevrili, o masmavi dünyasından bana kalanlar... Tam da bu dev metropolde, boğulma krizlerinden birini yaşamakta olduğum bir dönemde adasından yetişti ve kurtardı beni... Önce bir battaniye geçiriverdim sırtıma... Sonra çıtır çıtır yanan bir odun sobasının hemen yanıbaşındaki semaverden yeni demlenmiş çayımı aldım ve geçtim karşısına...

O anlattı, ben dinledim...
Ben dinledim, o anlattı...

Bu esnada radyoda da şu güzel şarkı çalıyordu... Duydum ki, bu şarkıyı besteleyen adam, Sait Faik'in öykülerinden ve Orhan Veli'nin dizelerinden ilham alarak bestelemiş şarkıyı...

https://www.youtube.com/watch?v=cLD1yYRjIyk

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Sait Faik okumak beni hüzünlendiriyor. Bu incelememi kabul ederlerse elbet;
Sevgili abim beni her sürekli destekleyen, Metin T.

Her cümlesiyle beni destekleyen, yaşadığımı, hissettiğimi anlayan, Muzaffer Akar

Ve değerli dostum, kıymetli insan, yazdıkları ile beni benden alan; Li-3 ithaf ediyorum.

Her şeyde olduğu gibi hüzünlenmek de dostlarla kıymetli. Sevgi ve saygılarımla abiler..

Şu insanoğlu ne garip yaratık. Habire hayaller kurar, olur olmaz hayallere dalar. Şöyle yapacağım böyle yapacağım. Milli piyango çıkarsa, parayı bulursam, emekli olunca.. Yahu parayla hayal mi olur, hayal dediğin bedava olur be, hele şu emeklilik hayali olanlara az kızmıyorum, ihtiyarladıktan sonra ne hayali. Benim de hayalim var be, hem öyle paralı değil hem de gençlik hayali var mı diyeceği olan?

Benim sizin gibi hayallerim olamaz. Evvela para beni sevmez sonra ben parayı sevmem. Para dediğin fena bir şeydir, insana türlü türlü bilinmedik huylar edindirir, iyisi mi buldun mu yemeli. Sonra ben yaşlanacağıma da inanmam, hep 45-50 yaşlarında ölüverecekmişim gibi gelir. Bir gün bu hissimi bir dostuma açmıştım da, “yok ya,” demişti, “adamda hayallere bak, dünyanın kaymağını yiyecek sonra ölüverecek var mı öyle yağma, daha neler göreceksin neler,”. Ruhu şad olsun, demeyeceğim dost üzerinden hikaye olmaz. Biz hayallerime geri dönelim. Bir de bir gün bu gençlik hayallerimin gerçekleşmeyeceğine inanırsam, bir vapura binerim, sağıma soluma bakarım, kimse beni görmüyorsa kendimi denize bırakıveririm.

Bizim köy bir dağ köyüdür, yeşillikler içinde.. Köyün hemen ötesinde bir bahçem olsun. Tarlalarına giden çiftçileri, hayvanlarını güden çobanları seyredeyim. Bahçeme etrafı ağaçlı virajlı toprak bir yoldan gidilsin. Yol yazın tozu toprağa katsın kışın çamura batsın. Bahçemin kendi çapında tahta bir kapısı olsun, üzerinde “Lüzumsuz Adamın Çiftliği” yazsın. Girişinde ezile ezile düzleşmiş küçük bir alan, alanın ortasında plastik bir masa ve sandalyeler, üstünde gökyüzünü göstermeyen yüzyıllık meşe ağaçlarının dalları ve yere düşen koyu gölgeleri. Sağ yanda küçücük bir çeşme olsun buz gibi suyu şıldır şıldır akan etrafı otlarla kaplanmış, çeşmenin yanından iki yanı çiçekler donatılmış bir patika gitsin yamacın sonundaki tek oda derme çatma evime. Alanın sol yanında en başta bir şomine, iki yanı kırmızıdan is siyahına dönmüş duvarları olan. Şominenin yanında indirme olsun, dört direk üzerine dikilmiş, sactan çatısı olan. İndirmenin içinde; en dipte tahta divan, divanın önünde küçük tahta bir masa, divanın ayak ucunda bir komodin. İndirmenin hemen yanında iki koca ağacın arasına gerilmiş, ipten kocaman bir hamak. Baştaki ağacın gövdesine çakılmış bir tahta, tahta üzerinde bir kasetçalar içinde her zaman Aşık Mahsuni çalan.

Alanın sonunda bir havuz olsun, kocaman değil ama kendi çapında 8-10 karık yeri sulayacak kadar. Havuzun içinde çeşit çeşit balıklar. Havuzdan sonra küçük 7-8 karık bir bahçe; sarı çekirdekli domatesleri, mis kokulu salatalıkları, acı patlıcanları, yeşil biberleri, sırık fasulyeleri yetiştirebileceğim. Karıklardan sonra kocaman bir fındık bahçesi olsun, 100 fidan kadar. Fındık ağaçlarından kalan köşede seralarım olsun iki üç tane, yaz kış içlerinde oyalanabileceğim. Bahçemin kenarlarında ağaçlarım küçüklü büyüklü. Kızılcık, şeftali, ayva, elma.. Sonra ıhlamur ağacı olsun mesela mevsiminde etrafa mis gibi kokular yaysın, kestane ağacı olsun dostlarla sonbaharda kestane pişirelim.

Tek oda evimin içinde bir divan, divanın başında tahta küçük bir masa, masanın üzerinde yazdıklarım, onların kenarında bir radyo eski model, evin öteki köşesi soba, duvarın birinde divan misafirlerin oturup gerektiğinde yatabileceği, diğer duvarda bir komodin, komodinin üzerinde duvara çakılmış küçük ayna..

Yazın çiftçiler gelsinler buz gibi suyumdan doldursunlar. İbram amca naptın, desinler. Çobanlar gelsin muhabbete, iki soluklanmaya vakit geçirmeye.. Kışın avcılar gelsin sobamda ısınmaya. Sebzelerimden, meyvelerimden koparıp hepsine ikram edeyim. Mısırlarımdan toplayıp közleyeyim her biri için ayrı ayrı. Onlar için şöminemin üzerine bir semaver koyayım, yaz kış altı yansın gelip gidene ikram edeyim. Arada rahat yok mu sizden nerelerden kaçtık buraya geldik yine kurtulamadık, diyeyim, onlar gülüp geçsinler.

Gidince, “bu adam kadar delisini görmedin, ne güzel işi vardı, her şeyini bırakıp buraya yerleşti,” desinler. Bazısı çıkıp bir şehir efsanesi uydursun; “ Çalıştığı yerde bir iş buyurmuşlar, haksız, hukuksuz, yapmam ben bu işi demiş, yapacaksın demişler, istifa etmiş,” desinler. Gençlere anlatsınlar hiçbiri inanmasın; “ Sevdiklerinden öyle diyorlar, o hep buradaymış, babadan miras kalmış, hiç çalışmamış” desinler.

Ben deliliğime doymayayım, semaverim bu yanmaya bu sıcacık hayallerimi ısıtmaya devam etsin. Meyvelerimi toplayayım dallarından, sebzelerimi koparıp koklayayım, hikayelerimi yazmaya devam edeyim. Aşık Mahsunim çalsın bir yandan, diğer yandan radyom. Suyum buz gibi aksın, semaverim yanmaya devam etsin.

Kitap inceleyecektik nereden nerelere geldik. Sait Faik böyledir, onu okuduğunuzda hayatın anlamını kavrarsınız her şeyi bırakıp avarelik edesiniz gelir. Hayat bir yandan akmaya devam etse de siz hayalinizdeki dünyayı yaşarsınız.

Sait Faik gerçekten çok farklı bir adam. Ben kitapların tekrar tekrar okuyorum, özellikle 1950 yılından sonra yazdıklarını. Her defasında da ayrı hüzünleniyorum, oturup ağlayasım geliyor. Özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı okuduğumda; ağlayabilsem oturup tüm gücümü tüketene kadar ağlarım. Son zamanlarda haksızlık ettiğimi anladım kendisine, 1950 öncesi hikayeleri şefkat dolu, hayatı sevmeye dair. Bu yıl ayrımını koyuyorum çünkü Sait Faik 1950 sonrası hikayelerini birkaç yıl içinde öleceğini bile bile yazıyor. Alemdağ’da Var Bir Yılan’ı yazarken yataktan kalkamayacak durumda olduğu hikayeleri var. İsyan eden, okuyucuyu düşünmeden, tüm hikayeleri zihninde yaşayan bir Sait Faik. Bu nasıl bir şey Allah’ım ya, öleceğini bile bile yazıyorsun, hikaye kovalamaya devam ediyorsun. Sait Faik’i de Sait Faik yapan o hikayelerdir ama. Sadece önceki hikayeleri ile kalsaydı yine belirli aşamayı kaydetmiş olurdu ama bu kadar etkili olur muydu bilemiyorum.

Neyse daha fazla devam edemeyeceğim. Bu kadar yazıyı okuyan herkese çok teşekkür ederim. Hayallerinizin peşinde koşmaya devam edin, peşini bırakmayın. Sait Faik’i 48 yaşında öldüren bu hayat size neler yapmaz.
İki de video sizin için;

Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun kalemindin, Sait Faik
https://www.youtube.com/watch?v=92xVLzCc7WA

Sonunda bir sürpriz var:
https://www.youtube.com/watch?v=gDYSY0VuvIM
Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.049 Oy)17.433 beğeni39.365 okunma2.096 alıntı164.796 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.821 Oy)8.111 beğeni25.921 okunma618 alıntı126.244 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.980 Oy)12.437 beğeni31.647 okunma2.747 alıntı132.101 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.440 Oy)8.386 beğeni22.756 okunma1.433 alıntı105.148 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.202 Oy)8.118 beğeni23.902 okunma1.881 alıntı102.019 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.949 Oy)8.338 beğeni23.154 okunma1.125 alıntı112.450 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.582 Oy)4.930 beğeni15.688 okunma808 alıntı54.180 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.800 Oy)7.337 beğeni20.518 okunma684 alıntı79.206 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.236 Oy)5.347 beğeni18.081 okunma687 alıntı91.957 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.037 Oy)7.303 beğeni19.770 okunma3.165 alıntı116.131 gösterim
Liseye bu sene başlayan ufak oğluma edebiyat hocası tarafından okuyacaksınız zorunluluğu getirmesi üzerine okumayı sever umuduyla birlikte tekrar okuduğumuz eser... Oğlum, pek kitap okumayı sevmiyor, pek değil hatta hiç . Bir ara Behzat Ç dizisi revaçta olunca birden Emrah Serbes hayranı oldu, aha dedim işte şimdi okumaya devam edecek; ta ki şu vicdanlı vicdansız spekülasyonlarının bir hafta boyunca gündemimizi meşgul eden trafik kazası olana dek... Bak gördün mü anne oku oku diye zorladığın kitapların yazarları bile bir tuhaf, yazmasınlar biz de onlara boş yere hayran olmayalım dedi ve okumaktan yine vazgeçmişti. Hatta bir kaç gündür evde bulunan kitaplarımı bırakın okumayı bunları satsam ne para kazanırım diye ti ye bile almaya başladı beni. Ama iyi ki edebiyatı seven ve sevdiren hocaları var. Zorla başlamış olsa da kitabı sevdiğini hissettirdi bana. Hatta yazarı ile ilgili internette gezinirken ; hakkında bulduğu bir yazıyı bana da okuttu. Sait Faik'in neden öykü yazmayı bıraktığı ile ilgili..http://www.cafrande.org/...-ulkede-yazar-olmak/ .. Bu yazıyı okuyunca eminim kitaplarımı satmaktan vazgeçti:-)))
Oğlum kitabı bitirince çok etkilendim anne dedi hatta en sevdiği öykü Semaver imiş. Umarım edebiyat hocası okutmaya oğlum da okumaya devam edecek..Bana da sevinmek kısmı kalacak... Keyifli okumalar...
SAİT FAİK :İNSANI VE ÇEVRESİNİ GÖZLEMLEMEK İÇİN DÜNYAYA GELMİŞ BİR ADAM

Yeditepe İstanbul diye bir dizi vardı 2000 yılında TRT1’de , orada Yusuf diye bir karakter vardı ve bir keresinde şöyle demişti, “35 yaşındayım, hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın” Bugün ben de 35 yaşındayım ve ilk defa Sait Faik okudum, ama ne büyük ihmal !! Hiçbir şey okumamışım ki ortasında olayım okumanın diyesim geliyor. Geç de olsa tanıştım bu anlatım ustasıyla, evet anlatım yani onunki, yazmak kelimesi hafif kalıyor.

Semaver sanırım doğru bir başlangıç oldu. Bu kitabı seçerken Necip’in yazdığı incelemeden çok etkilenmemim payı büyük oldu. İbrahim öncülüğündeki Sait Faik fırtınası da çok güzel oldu.

Bir üslup adamı elbette her şeyden önce. Bir gözlem ustası. Sabahattin Ali gibi, Tanpınar gibi kendine has bir üslubu var. Fakat kimseye benzemiyor Sait Faik, çok başka geldi bana herkesten. “Yahu bu detayı da nasıl fark edersin?” diye sormadan duramıyor insan.

Kitaba ismini veren Semaver öyküsü tam bir yürek hikayesi, anlatması çok zor. Sevgi,merhamet,insanın özü işte kısa ama müthişti.

Yalnız adamları anlatmış hep, bütün öyküler yalnız adamlar üzerine kurulu diyebiliriz.

Stelyos Hrisopulos Gemisi öyküsünde şöyle diyor mesela,

“Bu gemi Trifon için mavi gözlü bir kızdı.En tuhafı bu mavi gözlü kızı Trifon kendisi yaratmıştı. Bu mavi gözlü kız da Trifon’u seviyordu. Hiç mavi gözlü sahici kızlar Trifon’u severler miydi?”

Meserret Oteli öyküsünden muhteşem bir cümle ise,

“Ve kadın hayaline,tekrar bir haydut çehresi mıhlayarak, kasabanın çamurlu, ıslak,ölü çarşılarını seyre daldı”

Şehri Unutan Adam öyküsünden yine olağanüstü bir tasvir,

“Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şıngırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm. Ayakucuma düşüp kırılan neşemi gözlerimle topladım”

Üçüncü Mevki öyküsünden,

“Lisanlarını anlamadığımız insanların haleti ruhiyelerini keşfetmek konusunda çok aciziz.Onların bizim her günkü konuştuğumuzdan daha başka, daha mühim şeyler konuştuklarını sanırız.Bir müddet onlarla çok alakadar olduğumuz halde biraz sonra onları unutuverir,yine kendimize,lisanımıza ve etrafımıza yani kendi kendimize döneriz.”

Garson öyküsünden, iş ve insan tipi arasında çoğumuzun düşündüğü şeyi anlatıyor,

“Yüz kişinin içinde , bu adam bir garsondur,denebilecek bir yüzü,saçı ve hali vardı. İnsana öyle gelir ki bu adam garsonluk için doğmuştur. Kendisi de bunun farkındadır.Halbuki hiç de öyle doğmamıştır.Pekala bir doktor da olabilirdi.”

Sevmek Korkusu öyküsünden, hangimizi anlatmıyor ki?

“Sevmekten korkuyorum. Başka arzular,ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak , başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan,riyadan,zulümden,hürriyetsizlikten korkar gibi korkuyorum.”

Avrupa ve Avrupalılar da onun gözlemlerinden nasibini almıştır.

İhtiyar Talebe öyküsünden,

“Cins ve terbiye bakımından Fransız olan kadınlar içtikçe coşuyorlar,sululaşıyorlar,kan kırmızı kahpeliklerini billur kadehlere doldurup sunuyorlardı.”

Bu kitabın en uzun öyküsünden birkaç alıntı daha sunalım,

“Gün oluyor ki ben onu müthiş seviyorum. Her tarafı arıyorum. Yok.. Yok.. Günlerden sonra o beni takibe başlıyor.Ben yanına yaklaşınca kaçıyor” Siz bunu günümüze de her yere her şeye de uyarlayabilirsiniz, takibe takip :)

“Güzel kadınlara karşı fevkalade cesaretsizdir. Onlar kendisine güldükleri zaman ya kahpe ya hafifmeşreptirler. Kendisini çabucak unutuyorlar ve bir adamın, üzerlerine bu kadar düşmesinden sinirlenip kaçıyorlar.”

“O kendi dimağına göre yarattığı bu alemden memnundur. Bir kadının hem güzel hem çirkin, hem şu hem bu olabileceği kanaatini benimsemiştir.Kendi tedavisini yine kendi yapmalıdır.Başka çare yok. Hiçbir doktor,hiçbir alim onu iyi edemez. Ancak kendi kendisi buna kadirdir.”

“O yalnız yüzünü değil,içini boyayan bir kadındı. O halde zaman zaman aldığı çirkinlik, muhakkak bir çirkinlik değildi.Bu bir modaydı.”

“Temiz yüzlü bir bina.. İnsana, içindeki insanların derdini söylemeyen binalardan bir binaydı” İşte tam da böyle bir şeyi nasıl söyleyebildin Sait Faik diyorum nasıl ama nasıl yani şaşkınım !!

Bir Vapur öyküsünden,

“Yine bu vapurda bir kız tanıdım. Bir delikanlı seviyordu, bana:
-Ne eşek şey o ,diyordu. Ben onu o kadar sevdiğim halde bir sabah gelip de “bonjur” demiyor,yanıma tesadüfen gelse bir kelime konuşmuyor.
-Ben varım ya ! diyordum.
-Ah,diyordu,sen çirkinsin.”

Sevgili Sait Faik abi, sizinle tanıştığıma çok memnun oldum, tekrar görüşeceğiz bayım. Sizi Burgazada’daki ikametgahınızda da ziyaret etmeyi çok istiyorum. Sevgiyle kalın diyemiyorum çünkü sizde zaten sevgiden başkasını görmedim..
Hayatımızı kör mü yaşıyoruz?

Saçma bir soru gibi gelebilir evet ama kitabı kapatınca öyle dedim kendi kendime, okurken bu kadar zevk aldığım bu kitabın konusu neydi?
Her hikayeden farklı bir konu çıkartılabilir tabi ama bir konu beklemiyoruz ki yazarda bunu pek vermiyor yada ben alamadım bilmiyorum. 

Haldun tanerin şu sözüydü bana bu soruyu sorduran: "Sait Faik bir konuyu değil yaşamın bir parçasını işliyordu"
yaşadıkları sıradışı mı?
Hayır!  Peki neden damağım da tat bıraktı bu öyküler dediğim de H. Taner'in sözünü düşündüm tekrar yaşamdan öykülerdi bunlar ve ben kör yaşıyordum hayatımda anlamsız gelen şeyler sıradan gelen diyaloglar aslında bu ustanın anlatımı ile farklı bir bakış açısı ile anlam kazanmaya başladı...

Bir bakışın bir sohbetin bazen yalnızlığın bile yaşantımızda ki yeri ne kadar derin . Şimdi bunda ne var bunun öykülük neyi var diye düşüneceğimiz bir çok günden bu adam ne öyküler çıkarır... 

Adapazarında geçen öyküler, çocukluğundan ve İstanbuldan kısa ama keyifli aynı zamanda düşündürücü cümleleri olaylara bakış açısı ve  ince detaylara gizlediği okuru uyanık tutan şeyler duvarda ki resim gibi kedi gibi...

Sait Faik öyle samimi ve içten yazmış ki tıpkı https://beta.1000kitap.com/NeGe abinin incelemesinde dediği gibi " yanıbaşındaki semaverden yeni demlenmiş çayımı aldım ve geçtim karşısına...

O anlattı, ben dinledim...
Ben dinledim, o anlattı..."   evet gerçekten bu sıcaklığı veriyor insana.

Tanışmamız olan bu kitap ilkti  ve son olmayacak bir semaver alıp geliyorum :)

Etkinlik için sevgili https://beta.1000kitap.com/gingerbread'ya ve saygıdeğer abim https://beta.1000kitap.com/AkakiAkakiyevic'e teşekkür ederim :) 
Sait Faik’in Semaver’inden kıyıda köşede kalmış insanlara ve mekânlara, balıkçılara, bilet satıcılarına, aylaklara, evsizlere, birtakım insanlara dumansız, güzel kokulu, buhar ve sabahın saadetiyle dolu, sevgi yüklü bir bakış…

Sait Faik’in Semaver’inden önce Mahalle Kahvesi adlı hikâyelerinden oluşan kitabını okumuştum. Semaver de yine hikâyelerini topladığı kitaplardan biri Sait Faik’in. İki kitaptaki hikâyeleri karşılaştırmak gerekirse açıkçası Mahalle Kahvesi’ndeki hikâyelerin tamamına yakınını beğenmiştim. Ancak Semaver’de birkaç tane beğenmediğim hikâye oldu. Tabii bu, yazarın tüm hikâyelerinin güzel olmasını beklemek ya da kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor. Kitaba adını veren Semaver adlı hikâye, Stelyanos Hrisopulos Gemisi ve İpekli Mendil en beğendiğim hikâyeler oldu. Yaşamın sadece küçük bir parçasını işleyen, insanların o andaki durumlarını ele alan bu hikâyeler herkese çekici gelmeyebilir. Ama yine de Haldun Taner’in sevimli bir aylak dediği Sait Faik’i mutlaka okumak gerek.

Edebiyat derslerinde hakkında sadece beş bilemediniz on dakika konuşulan Sait Faik için şunları söylerler: Konu ve olaydan çok bir durumu ya da kesiti ele alan Çehov tarzı hikâyeciliğin edebiyatımızdaki en önemli temsilcisidir. İstanbul hikâyecisi olarak bilinir. Burgazada yaşamında önemli yer tutmuştur. Yanına da hikâyelerinde bahsettiği konuları söyleyerek bitirirler. Ah hakkında sayfalar dolusu yazılar, kitaplar yazılacak Sait Faik. İnsan sevgisi dolu yüreğinden, doğanın yeşillikleri ve mavilikleriyle atan kalbinden, kendi avareliklerini eserlerine, Semaver’e, yansıttığından, birtakım insanların birtakım yaşantılarını ele alıp bizlere onları sevdiren kaleminden, balıkçıların yaşamlarını kendi yaşamı gibiymiş gibi sahiplenmesinden bahsetmezler. İnsan okuyunca bunun eksikliğini hissediyor.

Şuan bunu burada anlatmanın ve veryansın etmenin ne kadar doğru olduğunu düşünemiyorum. Boş vakit bulduğumda tanıdığım bir sahafa gider, vakit geçiririm. Genci, yaşlısı gelir çeşit çeşit kitap sorarlar. Bir gün on yaşlarında bir çocuk annesin babasının elinden tutmuş, koşa koşa saftirik greg kitabı almaya geldi bize. Neden o kitabı okumak istiyorsun diye sordum. Arkadaşından mı duymuş, öğretmeni mi önermiş -eğer öğretmeni önerdiyse üniversitede çocuk gelişimiyle ilgili ders alan vay o öğretmenin haline- ağzında bir şeyler geveledi. Önce çocuğun kendisine, sonra ailesine kitabın çocukların gelişimi için uygun olmadığını izah ettim, başka bir çocuk kitabı verip uğurladım. Şimdi geleyim bunu neden anlattığıma, bu kitapla ya da yazarla ne ilgisi olduğuna. Öyle bir duruma geldik ki vakit öldüren, anlamsız, sadece yazılmak için yazılmış kitaplar yok satıyor. Çocuklara değerlerini, sevgiyi, saygıyı öğretmeye çalışan Cahit Uçukların, Gülten Dayıoğullarının, Ömer Seyfettinlerin; öte yandan herkes için yazan, çoğumuzun sokakta karşılaşsak yüzüne bakmayacağımız ama Sait Faik’in sevgiyle baktığı, onların hayatlarını, hallerini, avareliklerini kendi hayatımız, hallerimiz ve avareliklerimiz gibi yaşattığı, birtakım insanları ele alan kitaplarının arasında yukarıda bahsettiğim kitaplar sorulunca insan elinde olmadan utanıyor. Kitap okuma oranın azlığından dem vururuz da, bu oran üstüne puslu kara bulutların çöktüğü kitaplarla artacaksa hiç artmasın. Bizlere güzel kokulu, buhar ve sabahın saadetiyle dolu Semaverler, Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ndeki Trifon’un umutları, ak pak İpekli Mendiller lazım.

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım… Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım,” diyen Sait Faik bana da artık yolda karşılaştığım birtakım insanları okumazsam içim rahat etmeyecek dedirtebiliyor.
Bu zamana kadar neden Sait Faik Abasıyanık okumamışım ki ben. Türk yazarlara dönüş yapmaya çalışıyorum sürekli, yazarlığın milleti olmaz da bizim batıya dönüşümüzün (batı düşkünlüğümüzün) tezahürü olarak kıyıda köşede kalıyor güzelim eserler.
Haldun Taner demiş ki Sait Faik hakkında " Biz ancak o el attıktan sonradır ki, en önemsiz görünen insanların ve şeylerin zevkine eriştik." Benim için de öyle oldu. Silik, görünmeyen insanların hikayesi birçok yazar sayesinde iç dünyasının zenginliğiyle, bizim göremediğimizin ortaya çıkmasıyla ilgimizi çekmeye başlar da 'şey'lerin öyküsü bu kadar mı insanın içine işler. Bina, semaver, köy evi, tülbent nedir ki ben yazınca, bir de kitaptan okuyun.
Ne demeli, ustaya saygılarımla bitiriyorum.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının ilk hikayecisi ünvanlı yazarımızın aslında edebiyata ilgisi şiirle başlar ve ilk şiiri Hamal'ı Meşale dergisinde yayınlanır.

İşlediği konulara bakıldığında insan sevgisi, tabiat, deniz ön plana çıkar. Sıradan karakterlere hikayelerinde yer vererek bir döneminde başlangıcını yapmıştır. Kullandığı dil duru olmakla beraber yaşadığı döneme göre son derece anlaşılırdır.

Semaver Sait Faik Abasıyanık’ın 1936’ da yazdığı hikaye kitabıdır.Toplam on dokuz ayrı hikayeden oluşmuştur. Kitabın ilk hikayesini ilkokul döneminden hatırlıyorum. Bu sebeple okuduğum ilk hikaye de sayılabilir.
Kitap gerçekten guzeldi. Sait Faik le ilk tanışmam iyiki de tanısmisim. O kadar güzel hikayeler anlatmış ki bayildim. Tabi en çok sevdiğim Semaver oldu. Okunmasi gereken güzel bir eser.....
Kitap içeriği ve üslubu bakımından çook güzeldi.Ben çok severek okudum, benden sonra da abim okuyacak :D
Eğer kahvemi çayımı alayım, iki hikaye okuyup biraz kalite koklayayım derseniz kitap sizi bekliyoor :')
Sait Faik'in o sergüzeşt yanını ilk kitabında da rahatlıkla görüyoruz. Bu sefer acıklı bir öyküyle başlıyor. İsmi Semaver. Her sabah namazında kaynıyor ve içinize kadar iniyor sıcaklığı. Her hikayesinde değişik yaşantıları kaleme almayı seven Sait Faik yine o bildik ama bazen içinize mıh gibi oturan o sözleriyle devam ediyor. Sonra yine içiniz ısını veriyor Garson'da Birtakım İnsanlarda ne yapacağı nereden çıkacağı belli olmuyor Sait Faik'in. Ansızın sizi bir yerlere çekip götürüyor. Sizde gidiyorsunuz usul usul. Ama bir Orman Evine ama bir Otel'e ama bir Mahalle Kahvesine. Nereye götürse giderim diyorsunuz. O kadar samimi ve içten anlatıyor o gerçek yaşamları. Bu yüzden okumalıyız onun her kitabını. Kim bilir bizi daha nerelere götürecek. Saygılar, hürmetler bir kez daha kendisine..
BEN BU ADAMIN TEŞBİH ÖZGÜNLÜĞÜNE HAYRANIM.
Öyle harika benzetmeleri var ki, hem cuk oturuyor anlatıya, hem de alakasına güldürüyor insanı. Deli adam şu Sait Fait. Fantastik adam gerçekten.
Öykülerine gelince, stefan zweig sevenler sait faik'e de bayılır diye düşünüyorum yada tam tersi sait faik sevenler stefan zweig da okumalılar bence. Haldun Taner'in dediği gibi sait faik, bir konuyu değil, yaşamın bir parçasını işlemiş; bir tezi savunmamış, bir yaşantıyı yansıtmıştır.
Farklı bir tat bırakıyor insanda.. Vurdum duymaz gibi ama değil de. Çok ilgili gibi de, ama değil sanki. Tam adını koyamadığın bir hisle bırakıveriyor seni sait faik. Kıyak adamsın sait faik. Ama normal hiç değilsin. İyi ki değilsin!
Sevmekten korkuyorum... ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.
Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 4 - Türkiye İş Bankası Yayınları
Ben o kıza:
- Ben varım ya! diyordum.
-Ah, diyordu, sen çirkinsin.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 134 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Birden bütün neşemin bir camın kırılışı kadar ses ve şangırtı çıkararak düşüp kırıldığını gördüm.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 54 - Yapı Kredi Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Semaver
Baskı tarihi:
2010
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750805103
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
YKY
Baskılar:
Semaver
Semaver
"Namushı adamdı Sait Faik, ömrü boyunca namuslu kaldı. Yalnız namushı olmakla yetinmedi, insanları değerlendirmede en başta namus ölçüsünü kullandı. (...) yazış tarzındı! da gene ömrünün sonuna kadar namuslu kaldı. Hiçbir zaman şaşırtma yoluyla, büyük laflar ederek, büyük davaların savunucusu görünerek ilgi ve alkış toplamaya kalkışmadı... Süsleyip, püslcmek küçüklüğüne düşmeden düpedüz söyledi..."Yaşar Nabi"... Küçük şeyleri utııılamayanlar, en geri hatıraları da unutanı ayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir -vatan tutamaçtan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir."diyen büyük yazarın; ilk kez 1936 yılında yayımlanan hikâye kitabı Semaver yeniden gözden geçirilerek yayma hazırlandı

Kitabı okuyanlar 1.455 okur

  • Anlattım Bozukluğu
  • Bir Garip Yolcu
  • Enis Pisvan
  • Mehmet Ferit
  • Abdulkadir

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0.3 (1)
7
%0
6
%0.3 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları