·267 syf.····Okunma: 19 Mart 2026 11:16 Birinci PKK açılımı bittikten sonra Türkiye'de yaşanan siyasi atmosfer tamamen terse çevrilmişti. FETÖ darbe girişimi ve sonrasında yaşanan gelişmeler, 2017 referandumuyla Türkiye'nin parlamenter sistemden çıkması ve yaşanan iç siyasi ve ekonomik krizler PKK'nın konuşulmasını engellemiş, uzun süre PKK ve sözde Kürt açılımı gündeme bile gelmemişti. Bu süre zarfında özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da güvenlik güçleri PKK'ya göz açtırmıyor, valiler de aldıkları talimat gereği, terör örgütüne
yasalar çerçevesinde yapılması gereken uygulamayı işletiyordu. Ta ki Devlet Bahçeli'nin ikinci açılım sürecini başlatmasına kadar. Bu açıklamadan ve topun Abdullah Öcalan'a atılmasından sonra düne kadar söz sahibi olamayan ve sürekli dışlanan DEM Parti aktör olarak öne çıkartılmaya başlandı. Yine aynı senaryo oynanmaya başlanmış, PKK'lılar açılımdan aldıkları destekle kendilerine göre “şehit” olan öldürülmüş teröristler için anma programları düzenlemeye karar vermişti. Bu anma törenleri terör örgütünü ve onun elebaşı olan Abdullah Öcalan'ı öven sloganlar ve marşlar eşliğinde yapılıyordu.
Birçok ilde bu törenler yapılırken valiler güvenlik güçlerine hiçbir şekilde müdahale izni vermiyor, aksine PKK'lıların rahatça eylem yapması için çevrelerinde güvenlik çemberi oluşturulması talimatını veriyordu. Valiler tıpkı birinci açılım sürecinde olduğu gibi yasaları değil, kendilerine yukarıdan verilen talimatların gereğini yapıyordu. Törenler, toplumda tepkiye yol açınca söz konusu törenlerin haberleri gazete ve televizyonlarda gösterilmemeye başlanmıştı. Amaç toplumun rahatsız olmasını engellemekti. Toplum bu sürece alıştırılmaya çalışılıyor fakat bir türlü de ikna edilemiyordu.
Hedef belli: Türkiye hamiliğinde bir Kürdistan projesi... “Osmanlı” sosu, “Misak-ı Milli” makyajı, “demokratık anayasa” yalanlarıyla ABD ve İsrail hamiliğinde bölünmüş bir Türkiye projesi bu.
Öcalan yakalandığı tarihte açık ve net söylüyor: “Bütün Kürtleri Türkiye'nin hizmetine sokacağım. Türkiye için imparatorluk diyorum. Kuzey Irak'ı Türkiye'ye bağlarız. Türkiye Kürtlerle İran ve Irak'ı kontrol altına almalı.”
"Terörsüz Türkiye” dedikleri yeni süreç, İmralı tutanaklarındaki Öcalan'ın mesajları ve süreci şekillendiren kritik isimlerin açıklamalarıyla birlikte Türkiye'ye ve bölgeye dayatılan küresel elitlerin bir projesi olarak karşımızda duruyor.
Ezcümle, Türkiye'ye suni bir büyümeyle parçalanma ve yıkım dayatılıyor.
Peki "Kürdistan hedefine ulaşacaklar mı?”
ABD ve İsrail planlarına biat eden siyasetçilerin var olduğu bir Türkiye'de bu soruya “Elbette, kim engelleyecek” cevabını verebilirsiniz. Bize göre, umut hakkıyla Öcalan'ın serbest bırakılması, yanı başımızda ve dahası Türkiye'yi de içine alan bir Kürdistan kurulması ancak ve ancak Türk vatanseverlerini yok etmekle mümkün!
İşte biz, egemenliğin kanla yazıldığı bir Türkiye'de Türk milletinin Atatürk devrimlerine bağlı sarsılmaz iradesini yok etme kudretini kimsede göremiyoruz!
Kandil-Beştepe-İmralı hattında masaya koyulan kozların siyasi hesaplar güttüğünü, Türkiye'nin yönetenlerin yeni bir “dip dalgası” tedirginliği altında bazı tavizler vereceğini, büyük bir “çıkarlar ittifakına” dönüşen Cumhur İttifakı'nın siyasi hesaplaşmaların gölgesinde Türkiye'nin “kırmızılarına” el sürmeye cesaret edemeyeceği kanaatindeyiz. Olur da üç maymunu oynayan siyasilerin kulakları işitmez, gözleri görmez olur; gereken iradenin 1919 olduğu gibi ortaya çıkacağından şüphe duymuyoruz.
Biz bu iradenin yılmaz neferleridir.
Eminiz!
Eren Bülbül teslim olmadı.
Aybüke öğretmen teslim olmadı.
Fethi Sekin teslim olmadı.
Türk milleti teslim olmayacak!
Atatürk'ün aklımıza mıh gibi çakılması gereken o sözünün izinden gitmeniz umuduyla...
“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.”