Puan vermedi·488 syf.····Okunma: 19 Mart 2026 14:42 Daphne du Maurier, bu kült eserinde okuru ''Dün gece rüyamda yine Manderley'e gittiğimi gördüm,'' cümlesiyle başlayan, rüya ile gerçek, hafıza ile unutuş arasında salınan bir kabusun içine çekiyor. Hitchock'un aynı isimle sinemaya uyarladığı Rebecca ise unutulmaz bir başyapıt. Kitabı okurken sürekli bir şeyler düşünmeme zorluyordur. Eğer Bayan de Winter suçlu ise onun yaptıklarını destekleyen okuyucu da suçludur... Karanlık, gotik bir atmosfer yaşatan kitap Manderley malikanesinde geçen düstursuz bir serüven. Maurier'in kalemi bariz bir şekilde atmosferi içine çekiyor okuru, durulmaz bir kabusa sürüklüyor. Aklıma nedense Jane Eye kitabı geldi, aşina olduğumuz gerilim dolu dakikler orada da yaşanıyordu. Peki Charlotte Bronte'nin Jane Eye eserine su dökebilir mi? Bana kalırsa ikisi de fevkalede birleşimler. Sizi birdenbire bir başka gezegene hapsediyorlar, çıkmaz sokak olan bir labirentin içine yerleştiriyorlar. Plath'in dediği gibi ''Meinkampf görünüşlü, siyahlı bir adam,'' arayışında olan bir kadın tarafından bize nakledilir. Basit bir aşk hikayesi olmanın çok ötesine geçerek, ölmüş bir kadının yaşayanların üzerindeki mutlak otoritesini konu alan psikolojik bir gerilime evriliyor. Rebecca'da realizm vardır: Örf, adetler, snopluklar, du Maurier'nin betimlediği dönem ve sınıfa özgü konuşma örüntüleri net bir şekilde görülebilir. Romanın gücü imgelimin de, simetrisin de, şiirselliğinde _ bu şiirsellik daha çok kadınsıdır_ yatar.