Tarih, omuzlarda yükseltilen kahramanların, aynı kalabalıklar tarafından büyük bir gürültüyle yere çalındığı sahnelerle doludur. Birini zirveye taşımak, ona kusursuzluk atfetmek toplumsal bir ihtiyaçtır; ancak "Herkes kahramanların düşüşünü görmek ister" yargısı, bu madalyonun karanlık ve gerçekçi yüzünü temsil eder.
Roma'nın mutlak kurtarıcısı olarak göklere çıkarılan Jül Sezar'ın gücünün zirvesindeyken ihanete uğraması ya da Fransız Devrimi'nin kahramanı Robespierre'in kendi kurduğu giyotine gönderilirken aynı kalabalıkların sevinç çığlıkları atması tesadüf değildir. Türkiye'de ise bir zamanlar "Hürriyet Kahramanı" sıfatıyla omuzlarda taşınan Enver Paşa'nın kendi devasa hayallerinin enkazı altında kalması veya mutlak bir kurtarıcı sanrısıyla göklere çıkarılan Hitler'in karanlık bir yeraltı sığınağındaki çöküşü gibi...
İnsanlık, bu devleri yaratırken aslında kendi eksikliklerinden kaçmaya çalışır. Ancak kusursuz bir liderin veya idolün gölgesi uzadıkça, sıradan insanın kendi zayıflıklarıyla yüzleşmesi dayanılmaz hale gelir. Bu ezici ağırlıktan kurtulmanın tek yolu, yaratılan putun yıkılmasıdır. Kahramanın hata yapması veya trajik bir şekilde tökezlemesi, kitleler için derin bir psikolojik rahatlama kaynağıdır; İnsanlar kendi seçtikleri kahramanın düşüşünü de en yakından görmek isterler. Çünkü bu düşüş, aradaki o aşılmaz mesafeyi bir anda kapatır.
Bir kahramanın yıkılışı, aslında kişinin kendiyle imzaladığı bir barış antlaşmasıdır. Kurallar çatırdadığında ve heykeller devrildiğinde, ortaya çıkan toz bulutunun ardında sadece insanın o tanıdık, kusurlu doğası kalır. İnsan, kendi omuzlarında taşıyamadığı idealin, bir başkasının omuzlarında da paramparça oluşunu görerek teselli bulur. Zirve ne kadar görkemliyse, düşüşün getirdiği o trajik eşitlenme hissi de o kadar kaçınılmaz ve gerçektir.