Ne okudum ben?
“Bana dünyayı vermekte olduğunuz hiç aklınıza gelmiş miydi… parça parça olarak?”
Katya’nın Yazı öyle bir kurguya sahip ki, okur daha hikâyenin ritmine alıştığını, artık nasıl akacağını sezdiğini düşündüğü anda sert bir duvara çarpıyor ve bir süre orada, o sarsıntının içinde kalıyor. Kusursuz mu? Belki değil. Ama kusursuza tehlikeli derecede yakın.
Belkıs Dişbudak Çorakçı’nın çevirisi oldukça başarılı. Yalnız benim okuduğum baskıda yer yer dizgiden kaynaklanan küçük kusurlar vardı. Bunun dışında metnin ruhunu taşıyan, ritmini bozmayan bir çeviri olduğunu düşündüm.
Buradan sonrası spoiler içerir. Kitabı okumayı düşünüyorsanız — ki bence mutlaka düşünmelisiniz — bu yazıyı kaydedip sonra dönün.
Karşımızda ilk bakışta bir romantik gerilim var gibi duruyor. Ama kitabın ustalığı da burada başlıyor zaten: okur, metnin büyük bölümünde yalnızca bir aşk hikâyesi okuduğunu sanıyor. Oysa son sayfalara doğru gerilim öyle yoğunlaşıyor, öyle sinsice yükseliyor ki metnin başından beri hissedilen o tedirginliğin boşuna olmadığını anlıyorsunuz.
Hikâye, II. Dünya Savaşı’nın eşiğinde geçiyor. Savaş henüz fiilen başlamamış olsa da gölgesi metnin üstüne düşmüş durumda. Özellikle bir yerde, yoksul gençlerin zengin siyasetçilerin çıkarları uğruna ölmeye bu kadar hevesli oluşunun sorgulanması, romanın arka planını yalnızca tarihsel değil, düşünsel olarak da derinleştiriyor. Zaten bu, bildiğimiz türden bir aşk hikâyesi değil. Katya’nın Yazı boyunca insan, sanki görünmeyen bir şeyin kendisine doğru yaklaştığını hissediyor.
Ana karakterimiz Montjean, sakin bir Bask kasabasına yardımcı doktor olarak gelir ve burada, ilk aşkı olacak Katya ile tanışır. Bundan sonrası ise yalnızca iki insan arasındaki duygusal yakınlaşma değil; geçmişlerin, kırılmaların, suskunlukların ve