Puan vermedi·80 syf.····Okunma: 20 Mart 2026 22:52 Ango Sakaguçi, 2. Dünya savaşı sonrasında Japonya'nın yaşamış olduğu kimlik bunalımını anlatıyor kitapta.
Uzakdoğu Edebiyatına olan ilgimden dolayı okumak istedim bu kitabı. Çok sevdim mi hayır. Daha duygusal, sıcak kitapları seven birisi için rahatsız edici bir kurgusu olduğu söylenebilir . Ama çok farklı bir kurgusu, bakış açısı, anlatım tarzı olan bir yazarı tanıdım. Kitabı okumaktan alıkoymadı beni kurgusu, merak da uyandırdı. Düşündürdü...
Sakaguçi ilk hikayesinde,
"Kiraz çiçekleri açtı mı etrafı bahar manzarası, insanları da bir neşe bulutu kaplar...
Lakin özünde bir aldatmacadır."
girişi ile bildiğiniz şeyler bildiğiniz gibi değil aslında, bu görünen kısmın hepsinin arkasında olanlar farklı diyor.
Sakaguçi, savaş sonrası Japonya'sının o ağır kimlik bunalımını, kiraz çiçeklerinin o büyüleyici ama tekinsiz güzelliğiyle simgeliyor. Bizim zihnimizde baharın, yeniden doğuşun ve romantizmin sembolü olan o pembe çiçekler, yazarın elinde saf bir hiçliğin ve deliliğin örtüsü haline geliyor.
Haydut. İşte bu karakter ve eşi ile toplumun körleştiğini gösteriyor okuyucuya.
Sevdiği kadınlar uğruna herşeyi yapan,insanların canını alırken hiç bir duygu taşımayan Haydut. En son bağlandığı eşinin her dediğini sorgulamadan kabul ediyor. Ve eşi olan kadın, haydutun öldürttüğü insanların kelleleri ile oyun oynuyor.
Bu nasıl bir kurgu diyorum işte burada. Bu kadar büyük bir yozlaşma ve duygusuzlaşma rahatsız edici bir şekilde anlatılıyor.
Demek bu kadar rahatsız olmuş, tiksinmiş o dönemden yazar.
Sakaguçi, o 'kellelerle oyun oynayan kadın' imgesiyle aslında savaşın insanı nasıl bir canavara dönüştürdüğünü, kutsal sayılan değerlerin (sadakat, aşk, güzellik) nasıl birer vahşet aracına dönüştüğünü yüzümüze çarpıyor. Haydut, eşine olan bağımlılığı yüzünden kendi iradesini tamamen yitirmiş durumda. Kadın ise o kellerle oynarken, aslında toplumun üzerine çöken o büyük manevi boşluğu ve duygusuzluğu temsil ediyor.
Yazar, ikinci hikaye olan Aptal'da da bu yozlaşmayı göstermeye devam ediyor. Bu sefer İzawa'nın gözünden bakıyoruz etrafa. Savaşın gölgesinde, her an tepelerine bombalar yağabilecekken bile sadece kendi zevklerinin, sefahatlerinin peşinde koşan bir toplum var karşımızda. Çirkinleşmiş bir yönetim ve duyarsızlaşmış insanlar...
İzawa, etrafındaki bu 'normal' görünen ama aslında içten içe çürümüş düzeni izlerken, Sakaguçi bize yine o 'aldatmacayı' hatırlatıyor. İlk hikayedeki haydut nasıl kadının güzelliğine kandıysa, buradaki insanlar da savaşın dehşetini unutup anlık zevklerin sahte parıltısına kanıyorlar.
Aslında yazarın 'Aptal' dediği kişi, sadece zihinsel engelli olan o karakter değil; asıl aptallık, her şey yıkılırken, dünya başlarına yıkılırken hiçbir şey olmamış gibi davranan, o çirkinleşmiş yönetimin ve sistemin birer parçası olan insanların ta kendisi.
İzawa’nın o soğuk ve mesafeli bakışı, aslında yazarın o dönemdeki topluma duyduğu o derin öfkeyi ve tiksintiyi yansıtıyor.
Bu duyguları çok farklı biçimde ele almış bir yazarı okumak gerek diye de düşünüyorum...