Puan vermedi·194 syf.····Okunma: 21 Mart 2026 00:35 Günler geçti, haftalar geçti, aylar geçti sevgili okur. Bir dağ başında da geçiyor zaman, dakikalar sayılarak da olsa geçiyor zaman. Kar yağdı, don tuttu, yollar kapandı, yollar açıldı, bebeler öldü, bebeler doğdu, gelen oldu, giden oldu, yolunu bulanlar oldu ve bir gün kar dindi. O günden sonra kar hiç yağmadı ya da yağmurla karışık arada bir şöyle bir serpeleyip geçti. Karlar erimeye, sular akmaya, devreler oluşmaya başladı. Karların altında bitkiler çıktı. Ayılar kış uykusundan uyandı. Kurtlar ortalıktan çekildi. Koyunlar ağıllardan çıktı. Kuzular melemeye başladı. Bir müfettiş geldi. Bir hafta sonra okulu kapayacaksınız, dedi. Böylece bize yol göründü. Bu arada çocuklar okumayı öğrendiler, bu arada çocuklar hesap yapmayı öğrendiler, bu arada çocuklar bulaşıcı hastalıklardan korunmayı öğrendiler, bu arada çocuklar hastalık yapan mikropları öğrendiler, bu arada çocuklar diş fırçalamanın gerçekliklerini öğrendiler, bu arada çocuklar kentleri, denizleri, asfalt yolları öğrendiler, bu arada çocuklar nasıl yönetildiğimizi öğrendiler, belediye seçimlerini öğrendiler, başkentimizi ve öbür büyük kentlerimizi öğrendiler, yıldızlar niçin uzak, onu öğrendiler, ben bu arada karada yaşamayı öğrendim, karada da, dağ başında da, başka insanlarla da, kötü beslenerek de, bebeklerin ölümünü görerek de, ölmeden, çıldırmadan da yaşanabileceğini öğrendim, bu arada onların dillerinden sözcükler öğrendim, koyunlar nasıl doğurur, kurtlar nasıl köye iner, köpekler nasıl ısırır, bunları öğrendim. Bu arada ben de öğrendim sürgünde nasıl yaşanır, sınırın altında yirmi beş dereceyi bulduğunda soğuk, nasıl donmaz insan, nasıl dayanır, insan kendi soluğuyla nasıl ısınır, bunu öğrendim, nasıl kendisiyle konuşur insan, nasıl dertleşir, nasıl öyküler uydurur, bu arada ben de öğrendim yaşamın önceden belirlenmiş, ezberlenmiş bir biçimi olmadığını, yalnız denizlerde yaşanmadığını, denizlere belki bir daha dönmeyeceğimi, bu arada ben de öğrendim sessizliğin sesini, ezikliğin, çaresizliğin, baş eğişin, yokluğun eşiğini, bu arada ben de öğrendim. Onlara şöyle dedim: Yavrularım , ben gidiyorum, zamanım doldu, bir daha karşılaşır mıyız bilemem, burda kaldığım süre içinde sizlere birçok şey öğretmeye çalıştım, birçok şey öğrendiniz, örneğin, dünyanın döndüğünü, uçakların nasıl uçtuğunu, gemilerin nasıl yüzdüğünü, dağların oluşumunu, insanların türeyişini, nasıl yediğimiz, nasıl özümsediğimizi, nasıl sıçtığımızı, nasıl öldüğümüzü, bütün bunları öğrendiniz, değil mi yavrularım? Ama ben, şimdi giderayak, sizden bir şey istiyorum:
Bütün öğrettiklerimi unutun, dünya dönüyor, evet, ama belki de burda, bu dağ başında dönmemesini bilmek daha doğrudur. Size hayat bilgisi dersleri verdim sevgili çocuklar, ama hayatın gerçek bilgisini, siz, kendiniz, burda iki sınır arasında, bu dağ başındaki köyünüzden uzak kentlere gittiğinizde, askerliğinizde öğreneceksiniz. Unutmayın ki, kitaplarda yazılanlar, okullarda öğretilenler her zaman doğru değildir. Benim için doğru olan, sizin için gerekli değildir. Eğer öğrettiklerimin çoğu böyleyse, bağışlayın beni. Çünkü ben başka bir yerden geliyorum yavrularım ve gördüğünüz gibi, karların erimesiyle de gidiyorum işte. Nereye gittiğimi kesin olarak bilmiyorsam da gidiyorum. Burda kalacak olan sizlersiniz. Burda yaşayacak olan sizlersiniz. Sizler, karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdensiniz. Biz, bir kış boyu, yufka ekmek, otlu peynir, bulgur pilavı yiyip çay içerek yaşayamayız. Bizim meyvelerimiz, sebzelerimiz, etlerimiz vardır. Bütün bunları aradaki ayrımı göstermek için söylüyorum çocuklarım, beni yanlış anlamayın. Yalan söylemek günahtır, yalan söylemek insana yakışmaz, demedim. Beni yanlış anlamayın, yalan da söylenir. Benim size bütün bir kış söylediklerimin büyük bir çoğunluğu da yalandı. Ama şimdi söyleyeceklerim gerçek:
Yavrularım, insanlar üç aylık bebekken, nedeni bilinmeyen hastalıklardan ölmeden de yaşayabilirler. Cüzzam, trahom alınyazısı değildir, yavrularım. Bu kadar.
Benim söyleyeceğim gerçek de bu kadar işte. Hadi bakalım, dersimiz bitti dağılın. Dağılın dedim, duymadınız mı? Hepimiz sınıflarınızı geçtiniz işte, hadi dağılın. Hadi bakalım, niçin dağılmıyorsunuz? Sınıflarımızı geçtiniz, dedim, ders bitti, dedim, hadi dağılın. Peki öyleyse, hadi son dersimizi açık havada bitirelim, dağlara çıkalım, baharı muştulayan kar çiçeklerini arayalım; biz bu gece de ısıtacak çalı çırpıyı toplayalım, kış uykusundan uyanmamış ayılar varsa, onları uyandıralım; hadi bakalım, hadi yavrularım, dışarı çıkalım, dağlara vuralım son bir kez daha kendimizi, hep birlikte. Türkülerle, bağrışlarla, elimizde balta, keser.
Köpekler ardımızdan geliyor.
Kar güneşin altında eriyor.
Karın vurmadığı topraklar (derin çukurlar) güneşin altında tütüyor.
Bir kuş uçuyor, çok şükür tüfeğimiz yok, vurmuyoruz. Bir tavşan kaçıyor, yolunu şaşırmış bir tilki bize bakıyor, silahımız yok, tilkiyi de vurmuyoruz. Hadi yavrularım, ağaçları incitmeden birkaç kuru dal keselim, gece dersimizi de unutmayalım, bir gece daha ısıtacağız sınıfımızı. Katranağaçlarından kuru dalları kesiyoruz nacaklarla, çukurda kalan karları küreyip, çalıları top yapıyoruz. Kınnapla bağlayıp çeke çeke köye getiriyoruz. Son gecemiz. Gidişimiz hüzünlü olmasın diye türküler söylüyoruz, ateşler yakıyoruz, koyunlar kesiyoruz, bir şenlik yaratıyoruz. Çünkü hepimiziz.