Kimse için ömründeki tüm anlar heyecan verici geçmez. Hiçbir dahi, günün yirmi dört saati boyunca insanlığın hayatını kolaylaştıracak fikirler üretmez. Stefan Zweig’ın deyişiyle de günün 24 saati boyunca yaratıcı olan hiçbir sanatçı yoktur. “Gelmiş ve geçmiş bütün çağların en büyük şairi ve yaratıcısı olarak kendisine hayranlık beslediğimiz tarih, sürekli yaratıcı olamamıştır.” Tarihte -tıpkı günlük yaşamımızda olduğu gibi- önemsiz olayların pek çoğunlukta olmasıyla beraber unutulmaz ve heyecan verici anlar pek azınlıktadır. Ancak böyle bir anın ortaya çıkması dünyanın kaderini yazar, belki de gelecekteki yüzyılların da belirleyicisi olur. Tarihte ender rastlanan böylesine görkemli anlar için bir “hazırlık dönemi” gerekmiş, saniyeler süren bir parlama anı için milyonlarca saat beklenmek zorunda kalınmıştır. Stefan Zweig’ın perspektifiyle de çağları aşan bir kararın tek bir takvime, tek bir saate ve çoğu kez yalnızca tek bir dakikaya sığdırıldığı böylesine trajik ve yazgıyı belirleyici anlar, “insanlığın yıldızının parladığı anlar”dır.
Yıldız çoğu zaman büyük insanlar için değil, büyük anların içinde sorumluluk alabilen sıradan insanlar için parlar. Yanılanlar, cesaret edenler, tereddüt edenler ve belki de sadece doğru zamanda doğru yerde bulunanlar… Tarih, her birine parlama potansiyeli taşıyan bir yıldız sunar. Kişinin kendisine sunulan bu yıldızı parlatacak mı yoksa bu fırsatı kaçırıp kendini karanlığa gömecek mi olması ise yalnızca birkaç saniyeye bağlanır. Ancak o anın içinde bulunan herkes, insanlığın kaderinin belirlendiği bu birkaç saniyeden bihaberdir. Çünkü dünya tarihinin belirlendiği anlar sessizdir. “Dünya; uzun yılların, büyük planların ya da güçlü orduların değil, kısa ama sessiz anların etkisiyle şekillenir.”
Tarihe yön veren, gelecekteki yüzyılların kaderini yazan anlardan bazılarına tanıklık ediyoruz bu değerli eserde. İstanbul’un fethinden Güney Kutbu’nun keşfine, Handel’in Mesih’i bestelemesinden Büyük Okyanus’un keşfine türlü ve heyecanlı yolculuklara çıkıyoruz. Yazar bu hikâyelerde bir saniyede veya bir saatte, verilen veya verilemeyen doğru veya yanlış kararların, bir anlık ihmalkârlıkların insanlık tarihinde ne denli büyük değişikliklere sebep olabileceğini en güzel şekilde açıklıyor. Her bir yolculuğun anlam durağında ise farklı ve fazlasıyla yoğun mesajlar bekliyor bizleri. Napolyon’u izliyoruz- izliyoruz demek tam yerindedir çünkü Zweig’ın edebiyattaki ustalığı sayfaları önümüzde akan bir film şeridinden farksızlaştırıyor- mesela. Her şeyini bir savaşa bağlamış ve pek de haksız sayılmaz aslında. Çünkü planı hazır, ordusu güçlü ve zafer mümkün. Ancak sayfaları çevirdikçe görüyoruz ki tarih, planlara değil anlara bakar ve bazen de tarih bir insanın biraz daha beklemesiyle değişir.
Scott ve Amundsen’i izliyoruz ardından. Aynı hedef, iki farklı kişilik. Biri tutkuyla ilerliyor diğeri ise soğukkanlılıkla. Dolayısıyla da biri başarılı oluyor diğeri için ise yıldız parlamıyor ve karanlığa gömülüyor. “Güney Kutbu İçin Savaşım” adlı bölümün sonunda çıkarabileceğimiz mesajsa fazlasıyla açık: “Büyük anlar büyük duygularla değil, doğru hesaplarla kazanılır.”
Uğradığımız durakların bir diğeriyse düşüşünde parlayan bir yıldız: Georg Friedrich Handel. Handel felçlidir ve döneminde bitmiş sayılır. Doktoru bile onun belki insan Handel olarak yaşama geri dönebileceğini ancak müzisyen Handel’i kesinlikle kaybettiğimizi söyler. Ancak Handel’in yaşamak ve bir şeyler daha yaratmak isteği baskın gelir. “İnsan bazen her şeyini kaybettikten sonra kendisini ilk kez gerçekten bulur.” Handel’de de öyle olur, hâl böyleyken Handel “Mesih” adlı eserini besteler. Yani yıldızı herkes onun söndüğünü düşündüğü anda parlar. Bu hikâyeden alacağımız mesaj da fazlasıyla anlamlı ve hayata uygulanmalı: Yıldız her zaman yükseliş anında parlamaz, bazen düşüşümüzün ardından parlar. Hayatın akışında her daim dik durmak fazlasıyla zor ve farazi. Elbette bazı anlar gelecek ve belimiz bükülecek. Önemli olan böyle anlara olan yaklaşımımız. “Georg Friedrich Handel’in Dirilişi” adlı bölümü okuduktan sonra böyle anlara olan yaklaşımımızın en sağlıklı hâliyse apaçık ortada: Belimiz büküldüğünde bunu ayaklarımızın altına bir basamak daha koyma fırsatı olarak değerlendirmeli ve her seferinde yıldızımıza bir basamak daha yaklaşmalıyız.
Stefan Zweig’ın “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” adlı eseri, bir araştırma veya psikoloji kitabı olarak okunabileceği gibi aynı zamanda hayatımızdaki önemli anlarda nasıl kararlar alabileceğimiz konusunda fikir alabileceğimiz çok değerli bir başyapıt. Bir araştırma kitabı çünkü dünya tarihinde bugünümüzü doğrudan belirlemiş veya dolaylı olarak etkilemiş olayları öğrenebileceğimiz ve araştırmalarımızı taçlandırabileceğimiz bir eser.
Bir psikoloji kitabı çünkü bugünün kaderini belirleyen olayları yalnızca olay odaklı ele almıyor, Zweig tarzı diyebileceğimiz bir şekilde kişilerin psikolojilerini derin bir biçimde işliyor.
Aynı zamanda bir rehber çünkü her anın parlama potansiyeli taşıyan bir yıldız olduğunu fark ettiriyor. Bu perspektiften bakıldığında bu değerli eser biz okuyucular için bir ilham kaynağı.