____Kirpinin Zarafeti Üzerine Uzun Bir Yazı
Kirpi; öz savunmayı, korunmayı, direnci ve sağlıklı sınırlar koymayı temsil eder. Dikenleri sayesinde tehlikelere karşı kendini koruyan, masum ve arkadaş canlısı bir varlık olarak içsel gücü ve sezgilere güvenmeyi simgeler. Aynı zamanda Arthur Schopenhauer’un “kirpi ikilemi” metaforunda olduğu gibi, yakınlığın getirdiği kırılganlığı ve mesafe ihtiyacını da anlatır. İnsanların yakınlaşmak isterken birbirlerine zarar verebileceği gerçeğini ve bu yüzden belli bir mesafeye ihtiyaç duyduklarını hatırlatır.
Yer: Paris’te, seçkin ve zengin insanların yaşadığı bir apartman.
Kitabın üç önemli kahramanı var. İkisi anlatıcı; diğeri ise onların hayata bakışını değiştiren, fark edilmelerini sağlayan kişi. İlk anlatıcımız ve beni en çok etkileyen karakter: Renée.
Renée, bir apartman görevlisi. Kaba ve bakımsız görüntüsünün ardında; edebiyat, resim ve klasik müzikle ilgilenen, oldukça donanımlı bir kadın var. Yoksul bir ailede büyüyor. Kendi bilincinin farkına ilk kez, öğretmeninin ona adıyla seslendiği an varıyor. Çünkü o güne kadar kimse onun adını söyleme gereği duymamış. Okuma yazmayı herkesten önce öğreniyor ve bu, onu bilgiye aç bir ruha dönüştürüyor. Ancak 12 yaşında ailesine yardım etmek için okulu bırakmak zorunda kalıyor. 17 yaşında Lucien ile evleniyor. Romandaki zaman diliminde Lucien vefat etmiş; adı sadece anılıyor.
Lucien’in kültürsüzlüğü, Renée için bir siper haline geliyor. Çünkü Renée, apartman sakinlerine karşı kendini bilinçli olarak gizliyor. Bildiklerini açığa vurmamaya, olduğu gibi görünmemeye özen gösteriyor. Örneğin üstün zekâlı apartman sakini Paloma’nın Karl Marx okuduğunu gördüğünde, aslında onun Marx’ı tam anlamıyla bilmediğini düşünüp önce Alman İdeolojisini okuması gerektiğini söylüyor. Ama hemen ardından pişman oluyor; bilgisinin fark edilmesinden huzursuzluk duyuyor.
Kendini gizleme çabası o kadar güçlü ki, eşinin ölümünden sonra televizyonu bile bir kalkan gibi kullanıyor. Televizyonu açık bırakıyor ki herkes onun sıradan programlar izlediğini sansın. Oysa içeride kitap okuyor. Yine de, pek çok “alaylı” insan gibi, okuduklarını ne kadar anladığından zaman zaman emin olamıyor. Ama bu durumun, resmi sınırların ötesinde bir düşünce özgürlüğü sunduğunu söylüyor. Anlamasa bile okumaktan vazgeçmemesi, bilgiyle kurduğu bu inatçı ilişki çok etkileyici.
Renée’nin kendini gizlemesinin arkasında, kız kardeşinin yaşadığı ve onu derinden sarsan bir trajedi de var. Bu olaydan sonra, güçlü olanın hayatta kaldığı, zayıf olanın yok olduğu sonucuna varıyor ve görünmez olmayı seçiyor.
Bir gün apartmana Kakuro Ozu taşınıyor. Ozu’nun dikkatli bakışlarının farkında Renée. Onunla sohbet ettikçe kendini gizleyemediğini, hatta gizlemeyi unuttuğunu fark ediyor. Üstelik apartman sakinleri de Ozu sayesinde Renée’yi gerçekten görmeye başlıyor. Bu durum, öğretmeninin ona adıyla seslendiği o ilk ana benziyor: Birinin seni gerçekten görmesi, varlığını fark ettirmesi…
Apartman sakinlerinden Jean Arthens’in hayatında da Renée’nin etkisi hissediliyor. Bağımlı bir hayat sürerken, onunla kurduğu iletişim sayesinde yeniden toparlandığını görüyoruz. Bu da bana şunu düşündürüyor: Bizi gerçekten gören, dinleyen insanlar sayesinde varlığımızı daha güçlü bir şekilde ortaya koyabiliyoruz.
Renée’nin hayatına giren bir diğer önemli karakter ise Paloma. 12 yaşında, çok zeki bir kız. O da tıpkı Renée gibi zekâsını saklıyor. Okulda birinci olabilecekken bilinçli olarak geri duruyor. Milletvekili bir baba ve edebiyat doktorası yapmış bir annenin çocuğu. Japonya’ya ve Japoncaya büyük ilgi duyuyor.
Kitapta Paloma’nın iki ayrı günlüğü var: “Derin Düşünceler” ve “Dünyanın Hareketi Günlüğü”. Biri daha çok zihinsel ve felsefi düşüncelerini, diğeri ise gündelik ve somut gözlemlerini içeriyor. Bu iki günlük fikri, babasının iki farklı yüzünden etkilenerek oluşmuş: Ev dışında ciddi bir siyasetçi, evde ise rahat ve sıradan biri.
Paloma, ailesini duygudan yoksun, uyuşuk buluyor. Buna karşılık kendisi çok hassas. Hatta dünyanın çirkinliğine dayanamayarak 16 Haziran’da evi yakıp intihar etmeyi planlıyor. Ama Renée ve Ozu ile tanışması, bu düşüncesini değiştirmesine neden oluyor. Onlar sayesinde hayatın değiştirilebilir olduğunu, bir anlam taşıyabileceğini fark ediyor. İçinde bir umut filizleniyor.
Paloma ve Renée, farklı sosyal sınıflarda olsalar da ruhen birbirine çok yakın. İkisi de çevrelerindeki insanların yanlışlarını ince bir ironiyle fark edip okuyucuya hissettiriyor. Bu kısımlar hem düşündürücü hem de oldukça zarif bir mizah taşıyor.
Paloma’ya göre Renée’de bir kirpinin zarafeti var: Dışarıdan dikenlerle kaplı, ulaşılması zor; ama içinde incelikli, yalnız ve zarif bir dünya saklı.
Kakuro Ozu ise bu iki karakteri bir araya getiren kişi. Kibar, dikkatli, zarif bir adam. Apartmana taşındığı andan itibaren herkesin saygısını kazanıyor. Sadece fiziksel olarak değil, bulunduğu ortamın ruhunu da dönüştürüyor. Renee ve Paloma’nın kendilerini ifade edip göstermelerine güvenli bir alan açılmasına, bunu göstermelerine katkı sağlıyor. Renée’nin dış görünüşünden ibaret olmadığını fark ediyor ve onun hem içsel hem de dışsal bir dönüşüm yaşamasına katkı sağlıyor.
Toplumun dışında kalmayı seçmiş iki zarif kirpi: Paloma ve Renée…
İnsanı hem iyi hissettiren hem de düşündüren bir roman. Başlangıçta biraz felsefi ve zorlayıcı ilerliyor. Ama zamanla, hayatın anlamına dair derin düşüncelerle sizi içine çekiyor. Entelektüel birikimin, çaba harcamadan doğal bir şekilde dile geldiği Renée karakteri ve tertemiz, sorgulayan bir zihin olan Paloma üzerinden anlatım oldukça etkileyici.
Kitap, sağlıklı sınırlar koymanın önemini hatırlatırken; aynı zamanda insanı yalnızlıktan çıkaran şeyin, kurulan gerçek bağlar ve samimi yakınlıklar olduğunu da çok incelikli bir şekilde gösteriyor.