Dünya ve Türk edebiyatında, şairlerin henüz yirmili yaşlarının başındayken veya daha da gençken kaleme aldıkları, onların edebi rüştünü ispatlayan pek çok başyapıt bulunmakta. Sezai Karakoç'a geçmeden önce bu vesile ile birkaç şairden daha bahsetmek istiyorum.
Örneğin; Fransız edebiyatının harika çocuğu Arthur Rimbaud, o ünlü 'Sarhoş Gemi' şiirini kaleme aldığında henüz 17 yaşındaydı (1871). Denizleri hiç görmemiş olmasına rağmen, dalgalarla boğuşan bir geminin ağzından yazdığı bu şiir, sembolist şiirin zirvelerinden biri kabul edilir. Rimbaud, tüm önemli eserlerini 21 yaşına kadar yazmış ve sonrasında şiiri tamamen bırakmıştı.
Biraz daha yukarıda, İngiltere tarafında ise Romantizmin en büyük isimlerinden John Keats, 'Bülbüle Övgü' adlı ölümsüz eserini yazdığında sadece 23 yaşındaydı. Hastalık ve ölüm düşüncesiyle boğuştuğu bu dönemde, doğanın güzelliği ve sanatın kalıcılığı üzerine yazdığı bu şiirden kısa bir süre sonra, 26 yaşında hayata veda etmişti.
Türk edebiyatında ise şair kimliğini daha genç yaşında kazanan üç isim var, bunlardan ilki #İsmet Özel. Özellikle henüz 22 yaşında 'Kan Kalesi' gibi bir şiiri kaleme alması, başlıktaki yazıyı doğrular nitelikte.
Bir diğer isim ise Necip Fazıl Kısakürek. Türk şiirinin mihenk taşlarından olan 'Kaldırımlar', Necip Fazıl tarafından Paris dönüşü, 23-24 yaşlarındayken (1927) kaleme almıştı. Büyükşehrin boğuculuğu, yalnızlık ve insanın içsel bunalımını sarsıcı bir ritimle anlatan bu şiir, şairin yıllarca "Kaldırımlar Şairi" olarak anılmasını sağlamıştı.
Ve son olarak; Sezai Karakoç.
Türk edebiyatının en ikonik aşk şiirlerinden biri olan "Monna Rosa"yı kaleme aldığında 19 yaşındaydı. 1933 doğumlu olan şair, şiiri 1952 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (Mülkiye) öğrenciyken yazmış ve şiir ilk olarak Mülkiye dergisinde yayımlanmıştı.
"Monna Rosa", on yıllar boyunca elden ele fotokopilerle çoğaltılarak efsaneleşmiş, ancak şairin isteğiyle uzun yıllar kitaplaşmamış gizemli bir eserdi.
Şiirin edebi ve tematik incelemesini de yapmak istiyorum:
* Şiir 14 kıtadan oluşur. Kıtaların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okunduğunda "MUAZZEZ AKKAYAM" ismi ortaya çıkar. Bu isim, Karakoç'un üniversiteden sınıf arkadaşı olan ve platonik bir aşk beslediği kadına aittir. Şiirin yıllarca bu kadar gizemli kalmasının sebeplerinden biri de bu sessiz itiraftır.
* Karakoç, şiirde Batı edebiyatına ait bir form olan "Monna" (Mona - Hanımefendi) ve "Rosa" (Gül) kelimelerini kullanarak modern bir yapı kurar. Ancak şiirin ruhu ve içeriği, Divan edebiyatının "ulaşılamayan sevgili" ve "acı çeken aşık" (gül ve bülbül) motifleriyle beslenmiştir. Mecnunvari bir tutku, modern bir dille ifade edilir.
* 19 yaşındaki bir gencin ruh halini yansıtan şiirde; bir yanda aşkın saflığı ve aydınlığı, diğer yanda karşılıksız kalmanın getirdiği ölüm düşüncesi, siyah renk ve karanlık imgeler (kan, siyah gül, yarasalar) sıkça kullanılır.
* Karakoç, hece ölçüsünü ve ses tekrarlarını o kadar ustaca kullanmıştır ki, şiir adeta bir ağıt veya bir dua ritminde akar. ("Monna Rosa siyah güller, ak güller / Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak") dizeleri, şiirin hipnotik etkisini artıran tekrarlarla doludur.
Kitapta en çok beğendiğim 2 dizeyi de paylaşarak bitiriyorum incelemeyi.
Keyifli okumalar.
"Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.
Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister.
Ah senin yüzünden kana batacak.
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller."
"Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar."