Mahur Beste, benim için bir roman olmaktan öte, eski İstanbul’un o buhurdan dumanları arasından süzülüp gelen, bitmemiş ve belki de bitmesi imkânsız olan o devasa kederin musikiye bürünmüş halidir. Tanpınar, bu eserinde kelimeleri adeta birer nota gibi kullanırken; bizi bir imparatorluğun batışıyla bir gönlün yıkılışı arasındaki o ince, sızılı çizgide yürütür. Behçet Bey’in o mahzun ve yer yer komik yalnızlığında, aslında hepimizin o "eski" ile "yeni" arasında sıkışmış ruhunu gördüm.
Edebi bir düz yazı ile bu bitmemiş rüyayı anlatmam gerekirse; Mahur Beste, zamanın o geri dönüşü olmayan akışına karşı durmaya çalışan, mazinin o ağır ve vakur kokusunu bugünün telaşına feda etmek istemeyenlerin sığınağıdır. Roman boyunca yankılanan o meşhur beste, sadece bir melodi değil; bir devrin, bir ahlakın ve en çok da karşılıksız kalmış, yarım bırakılmış sevdaların ağıtıdır. Tanpınar, o meşhur "huzursuzluk" estetiğini burada en saf haliyle damıtmış; sanki her sayfa, gün batarken bir cami avlusunda duyulan o son ikindi ezanı gibi ruhu sarsıyor.
Okurken şunu iliklerimde hissettim: İnsan sadece bir bedenden ibaret değil, o aynı zamanda atalarının rüyalarından, dinlediği şarkılardan ve kaybettiği şehirlerden müteşekkil bir hafızadır. Behçet Bey’in trajedisi, aslında modern insanın köksüzlük sancısıdır. Tanpınar bize şunu fısıldıyor: Geçmişi bir müze eşyası gibi değil, kanımızda dolaşan bir sızı gibi taşımalıyız. Mahur Beste’nin o yarım kalmışlığı bile başlı başına bir sanat eseridir; çünkü gerçek hayat da, gerçek acılar da hiçbir zaman tam manasıyla nihayete ermez.
Nihayetinde bu kitap, benim için bir "hüzün medeniyeti"nin dökümüdür. O bitmeyen cümlenin, o suskun bestesinin peşinden giderken anladım ki: Bizler ancak kaybettiğimiz şeylerin büyüklüğü kadar derinleşebiliyoruz. Mahur Beste bittiğinde zihnimde kalan; ne olay örgüsü, ne de karakterlerin akıbetidir; sadece o eski İstanbul sokaklarında yankılanan, "Geçti o günler, o rüyalar..." diyen o deruni ve mağrur sestir.