Kitap iki çocuklu bir aileyenin üçüncü çocuğunun engelli oluşu ve bu çocuğun aileye yaptığı etkiyi konu alıyor. Edebi açıdan bol betimleme bulunduran bir kitap. Şahsen konu beni çok etkilesede bazı yerlerde çok tekrara düştüğünü düşünüyorum.
Kitaptan yola çıkarak açıkçası Adler'in bir kez daha çok haklı olduğunu düşündüm. Ailenin kaçıncı çocuğu olduğumuz kesinlikle karakterimizi etkiliyor.
Engelli çocuğun hayatlarına girmesiyle ağabey (ilk çocuk) resmen ona ikinci bir ebeveyn oluyor. Onun neredeyse tüm sorumluluğunu bir çocuk olarak ne kadar üstlenebilirse üstleniyor. Yemesi içmesi bir yana dursun, onu manevi olarak besliyor. Resmen onun görmeyen gözleri oluyor, hareket edemeyen ayakları oluyor. Çocuk büyüyüp de bakımı evde yapılamayacak hale gelince aile onu bakım yurduna yolluyor diye o kadar içerliyor ki bu tüm karakterine yansıyor. Kardeşinin ölümüyle artık kimseye kaybederim diye bağlanamaz oluyor. Huzuru sadece kendinde buluyor.
Kitap kız kardeşin (ikinci çocuk) gözüne geçince olaylar bambaşka. Kız kardeş engeli öğrendiği andan itibaren nefret ediyor kardeşinden. Tüm ailenin düzenini bozduğu için nefret ediyor, ağabeyinin ilgisi ondan gittiği için nefret ediyor, artık arka plana düştüğü için nefret ediyor. Bu nefret onun tüm kimliği oluyor. Resmen bu nefret ve kıskançla bütünleşiyor. Evden ayrıldığında mutlu oluyor, öldüğünde kurtulduk diyor.
Ölümünden bir süre sonra, kardeşler büyüdümten sonra ailenin bir çocuğu daha oluyor, sonuncu kardeş. Aileye sağlıklı bir çocuk olmanın getirdiği mutluluğu getiriyor ama her zaman engelli kardeşinin gölgesinde hayatına devam ediyor. O kardeşinin yerini aldığını düşünüp bu düşünceyle büyüyor. Ağabeyi hayata küs, ablasına çok daha ilgili...
İlk çocuk → sorumluluk alan, “küçük ebeveyn”
Ortanca/diğer kardeş → görünmezleşme hissi
Engelli çocuk → tüm sistemi değiştiren merkez