“Yatan Ölüm” (After the Funeral) benim için Agatha Christie’nin en sinsice kurgulanmış işlerinden biriydi. O klasik “aile toplanır, geçmiş açılır, sırlar dökülür” temasını alıp öyle bir işliyor ki, okurken sürekli bir şeylerin ters olduğunu hissediyorsun ama tam olarak neyi yakalayamıyorsun.
Hikâye bir cenaze sonrası yapılan o rahatsız edici konuşmayla başlıyor ve bence kitabın en güçlü yanı da bu: tek bir cümleyle tüm dengeler altüst oluyor. O andan itibaren herkes birbirinden şüpheli hale geliyor. Aile içindeki ilişkiler, kırgınlıklar, bastırılmış öfke… Hepsi yavaş yavaş yüzeye çıkıyor. Christie’nin karakter yazımına bir kez daha hayran kaldım; kimse boş değil, herkesin bir derdi ve sakladığı bir şey var.
Poirot’nun olaya dahil olmasıyla birlikte o klasik sakin ama zekice ilerleyen çözüm sürecini izlemek çok keyifliydi. Gösterişsiz ama nokta atışı tespitleriyle yine herkesi geride bırakıyor. Ama itiraf etmem gerekirse bu kitapta olaydan çok insanların psikolojisi daha fazla ilgimi çekti.
Tek eleştirim, bazı bölümlerde tempoyu biraz fazla düşürmesi oldu. Özellikle ortalarda aynı noktada dolanıyormuş gibi hissettirdiği anlar vardı. Ama final… gerçekten Christie’ye yakışır şekilde zekiceydi. Geriye dönüp düşününce “aslında ipuçları hep oradaymış” dedirtiyor.
Genel olarak, büyük aksiyonlar bekleyenler için değil ama ince ince işlenen bir gizem, karakter odaklı bir polisiye isteyenler için çok tatmin edici bir kitap. Benim için sürükleyici ve akıllıca kurgulanmış bir Christie romanıydı.