Siddhartha’yı okurken bir hikâyeyi takip etmekten çok, bir zihnin içinde dolaştım. Kitap bittiğinde aklımda olaylardan ziyade duygular ve sorular kaldı — ki bence bu, kitabın asıl gücü.
En başta Siddhartha’nın huzursuzluğu çarpıyor: Her şeye sahip gibi ama hiçbir şey ona yetmiyor. “Kutsal suyla yıkanmak iyi ama içimdeki susuzluğu dindirmiyor” düşüncesi, aslında çok tanıdık bir boşluğa işaret ediyor. Dışarıdan her şey yolunda görünürken içte tarif edilemeyen bir eksiklik hissi…
Sonra “ben” meselesi başlıyor. “Ben nedir?” sorusuna verdiği hiçbir cevap onu tatmin etmiyor. Kendinden kaçmak istiyor ama nereye giderse gitsin yine kendine dönüyor. Bu döngü fazlasıyla gerçek: İnsan değişmek ister ama en sonunda kendisiyle yüzleşir.
Kitabın ortalarında Siddhartha’nın dünyaya karıştığı bölümler bende bir rahatsızlık yarattı. Çünkü başta küçümsediği hayatın içine kendisi de giriyor: haz, para, oyun… Burada dikkat çekici olan, bunun bilinçli bir tercih gibi değil, bir sürüklenme gibi yaşanması. Ve o sürüklenmenin sonunda gelen boşluk… Kendine yabancılaşma… Özellikle “Ne zaman gerçekten mutlu oldum?” sorusu, kitabın en sarsıcı anlarından biri.
Irmakla birlikte kitap yavaşlıyor. Siddhartha ilk kez durmayı öğreniyor. Beklemeyi, dinlemeyi… “Dinlemesini bilen insanlar o kadar az ki” düşüncesi, sadece başkalarını değil, insanın kendini bile dinleyemediğini hatırlatıyor. Sürekli bir arayış ve gürültü içinde, durup gerçekten duymayı unutuyoruz.
Irmağın temsil ettiği “şimdi” hali ise kitabın en güçlü katmanlarından biri. Geçmiş ve gelecekten kopmak değil; onların zaten tek bir bütün olduğunu fark etmek. Bu fark ediş büyük bir aydınlanma anı gibi değil, daha çok içten içe çözülen bir kavrayış gibi ilerliyor.
Ve sonunda ulaşılan yer: sevgi. Ama alışıldık bir sevgi değil bu. Birine yönelmiş değil; var olana karşı bir yumuşama, yargısız bir kabul hali.
Şunu da eklemek gerekir: Siddhartha’yı “örnek alınacak” bir karakter olarak görmedim. Yer yer kibirli, yer yer kaçan biri. Ama belki de bu yüzden samimi. Kusurlu olduğu için gerçek. Arıyor, ama neyi aradığını da tam bilmiyor.
Kitap bittiğinde bende kalan en net düşünce şu oldu: İnsan bazen doğruyu bulamadığı için değil, sürekli bir şey bulmaya çalıştığı için yoruluyor.