Yağmur, ihanetin fısıltısı gibi usulca dokunuyordu toprağa. Serez çarşısı, kepenkleri yerine, vicdanını kapatmış gibi sessizdi.
Bir çocuk geçti çarşının kenarından. Başını kaldırmaya cesaret edemedi önce. Sonra, anlamını bilmediği bir kuvvetle gözlerini yukarı dikti. Gördüğü şey korku değil, bir garip tanıdıktı. Anlamlandıramadığı ama içini titreten bir hakikat… Belki de ilk kez, öğretilen ile hissedilen arasındaki uçurumu fark etti.
Uzaklarda bir tarlada, bir kadın toprağı eşeliyordu. Ellerindeki nasır, alnındaki ter, sırtındaki yük… Hepsi aynı soruyu taşıyordu: “Bu dünya kimin?” Kadın cevap vermedi. Ama tohumu toprağa bırakırken, sanki Bedreddin’in sözlerini tekrar etti içinden: Paylaşılmayan hiçbir şey, gerçekten var değildir.
Şeyh Bedreddin, son kez araladı hayalindeki gözlerini. Karşısında Serez’in sağır duvarlarını değil, Aydın’ın güneşli yamaçlarını görüyordu. Börklüce Mustafa’nın bir devenin sırtında çarmıha gerilirken bile parlayan gözlerini, Torlak Kemal’in Manisa dağlarında yankılanan o tok sesini duyuyordu.
Biz ne yaptık? diye sordu rüzgara. Cevabı kendi kalbinden geldi: Biz, toprağı bir sofra bildik. Tanrı’nın güneşini kimsenin mülkü saymadık. Yarın yanağından gayrı ne varsa; ekmeği, tarlayı, kılıcı ve kelamı bölüştük. İnancı, körü körüne bir biat olmaktan çıkarıp aklın süzgecine, insanın gönlüne emanet ettik.
Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. Sultanların sarayları altından, tarihleriyse kahramanlık masallarından ibaretti. Ama Bedreddin biliyordu; asıl tarih, o ağacın altından gelip geçenlerin, nasırlı elleriyle toprağı ekenlerin, bu dünya hepimizindir diyenlerin susturulmuş hikayesindeydi.
Yağmur dindiğinde, Serez çarşısının taşları arasında süzülen sular, asılı duran Şeyh’in ayak uçlarından geçip toprağın derinliklerine karıştıkça bir muştu gibi yayıldı. O çocuk, çarşının kör duvarlarına vuran gölgesine bakarken artık eski çocuk değildi; zihnine bir kez neden?sorusu düşmüştü ve bu soru, sultanların mühürlerinden daha ağırdı.
Tarladaki kadın, nasırlı elleriyle toprağı örterken sadece bir tohumu değil, Bedreddin’in o ortak sofra düşünü de gömüyordu toprağa. Biliyordu ki; toprak kendine emanet edileni asla yok etmez, sadece vaktini beklerdi. Börklüce’nin kılıcı kırılmış, Torlak Kemal’in sesi susmuş olabilirdi ama onların etiyle beslenen bu toprak, artık eskisi kadar sessiz olmayacaktı.
Serez çarşısı elleriyle yüzünü kapatsa da, yağmur toprağı ıslatmaya devam ediyordu. Toprak her şeyi sakladı. Bedeni aldı, sesi aldı, acıyı aldı. Ama bir şeyi geri verdi: Umudu...
Ve toprak, sessizce yemin etti:
Bir gün, o gözyaşı yeniden filizlenecek...