Üç Kız Kardeş bende bir hikâye hissinden çok,
uzun süredir ertelenen bir hayatın ağırlığını bıraktı.
Kitap boyunca herkes bir yere gitmek istiyor.
En çok da Moskova’ya…
Ama aslında mesele bir şehir değil.
Mesele, insanların olmak istedikleri hayat.
En garip olan şu:
Herkes neyin eksik olduğunu biliyor gibi.
Ama kimse gerçekten bir adım atmıyor.
Sanki hayat onların yerine akıyor
ve onlar sadece izliyor.
Karakterler bana çok gerçek geldi.
Çünkü kimse tamamen güçlü değil,
kimse tamamen zayıf da değil.
Herkes biraz umutlu, biraz yorgun, biraz da geç kalmış gibi.
Kitapta büyük olaylar yok ama
içten içe bir tükenmişlik hissi var.
Konuşmaların arasında,
özellikle de sessizliklerde bu çok net hissediliyor.
Şunu düşündüm okurken:
İnsan bazen mutsuz olduğu için değil,
yaşamak istediği hayatı sürekli ertelediği için yoruluyor.
Çehov yine hiçbir şeyi zorlamıyor.
Dram yaratmaya çalışmıyor.
Ama tam da bu yüzden daha gerçek geliyor.
Çünkü hayat da çoğu zaman böyle ilerliyor:
biraz umutla,
biraz bekleyerek,
ve çoğu zaman geç kalarak.