Gönderi

Puan vermedi·404 syf.··
2026 3. kitabı
İnceleme yazıma Svetlana Aleksiveç'i tanıtmakla başlamak istiyorum. Ukraynalı bir anne ve Belaruslu bir babanın çocuğu olarak Ukrayna’da dünyaya gelen yazar, çocukluğunu ve gençliğini Belarus'ta geçiriyor ve orada gazetecilik bölümünü bitiriyor. Meslek hayatında yazdığı yazılar sakıncalı bulunduğu için Belarus'tan ayrılmak zorunda kalıyor. 2025'te Nobel kazandığında İsveç Akademisi, onun bir kitap yazmanın da ötesinde yeni bir edebi tür inşa ettiğini belirtiyorlar. Yazarımız kitabında ise kendini şöyle açıklıyor: " Savaşı değil, savaştaki insanı yazıyorum ben. Savaşın tarihini değil, duyguların tarihini. Ruhun tarihçisiyim. Bana diyorlar ki: "Anı dediğin tarih desen değil, edebiyat desen değil. Safi hayat, pisletilmiş, sanatçının eliyle temizlenmemiş. Ham sözcük malzemesi – her delikte fazlasıyla var ondan. Oraya buraya saçılmış tuğlalar. Tuğla mabet sayılmaz, değil mi?!" Oysa benim için durum farklı... Tam da orada, sıcak insan sesinde, geçmişin canlı yansımasında el değmemiş bir sevinç saklı, yaşamın onulmaz trajedisi aşikâr. Kaosu ve tutkusu... Biricikliği ve akıl sıra ermezliği. Henüz hiçbir işlemden geçmemiş haliyle. Aslı." Bu sayfanın öncesinde Antik Yunan'a dair söyledikleri de ilgimi çekti çünkü bence yazar, tam olarak neyi merak ettiğini, neyi aradığını yazmış: "... Sözgelimi Antik Yunan'daki yaşama dair en çok neyi bilmek isterdim?.. Sparta'nın tarihine dair... İnsanların o zamanlar evlerinde nasıl ve ne konuştuklarını. Savaşa nasıl girdiklerini. Ayrılmadan evvelki son günlerinde, son gecelerinde sevdiklerine neler söylediklerini. Savaşçıları nasıl uğurladıklarını. Dönmelerini nasıl beklediklerini... Kahramanları ve komutanları değil, sıradan delikanlıları..." Yani kitabın girişindeki bu alıntılardan da anlayabileceğimiz üzerine biz bu kitap savaştan bahsediyor ama anlatılageldiği gibi kahramanlar, yiğitler, hainler üzerinden değil, bu büyük büyük kelimelerin altında ezilmiş, baskılanmış duygular üzerinden. Özetlemek gerekirse kitap, 2. Dünya Savaşında etkin bir şekilde görev almış kadınlar ile yapılan röportajlarından oluşan bir derleme anı kitabı. Bu anıların öncesinde de yazarımızın günlüğünden kesitler var. Aleksiyeviç, günlüğünde neden kadının yüzünün savaşın yüzünde olmadığını şu sözlerde sorguluyor: "Savaş hakkında bildiğimiz her şeyi "erkek sesinden" dinlemişiz. Hepimiz, savaşa ilişkin "erkek" tasavvurlarının ve "erkek" duyumlarının mahkumuyuz. "Erkek" sözlerinin. Kadınlar susuyor. Mesela benim dışımda kimseler ninemi konuşturmamış. Annemi... Cepheyi görenler bile susuyor. Ezkaza hatıralardan söz açtılar diyelim, kadınların değil "erkeklerin" savaşını anlatıyorlar. Günlükte bahsedilen bir diğer şey de sansür: "...Kitabın müsveddesi çoktandır masanın üzerinde. İki yıldır yayınevlerinden ret cevapları alıyorum. Dergilerden ses çıkmıyor. Hüküm hep aynı: Fazla korkunç bir savaş anlatılmış. Vahşete fazla yer verilmiş. Kısacası, yanlış savaşı anlatmışım... Doğrusu nasıl olmalıydı acaba? Generalleri ve bilge başkumandanı mı anlatmalıydım? Kan ve bitten söz etmese miydim? Kahramanları ve yiğitlikleri mi yüceltseydim?" diye isyan ediyor yazarımız. Ayrıca yazar, bu kitap için araştırma yaparken erkeklerde tuhaf bir engelleme isteğinin olduğunu da fark etmiş. Üstelik bu erkeklerin kimi gazeteci kimi müdür. Aleksiyeviç; bu erkeklerin, kadınların savaşı yanlış bir biçimde aktarmasından korktuklarını için böyle girişimlerde bulunduklarını ifade ediyor. Kitabı anlatmaya, duyduğumda beni çok şaşırtan ve bir o kadar da sinirlendiren bir tamlama ile başlamak istiyorum: 'Cephe kızları.' Kadınlar cepheden döndüklerinde, kazandıkları zaferin sevincini bile doğru dürüst yaşayamıyorlar. Birçoğu madalyalarıyla sokakta gezmeye utanıyor; çünkü toplumun cepheden dönen kadınlara bakış açısı çok yaralayıcı. İnsanlar onlara, 'Allah bilir kocalarımızı nasıl ayarttınız, orada neler yaptınız?' dercesine, suçlayıcı bir tavırla yaklaşıyorlar. Oysaki ortada bir yanlış varsa bu ikisinin de yanlışı ama kimse erkeği sorgulamıyor. Onların hepsi birer kahraman olarak dönüyorlar kadınların aksine. Beni şaşırtan diğer şey de kadınların cephede bile emeklerinin görünmez olması. Ben sanıyordum ki evde dört duvar arasında oldukları için ev hanımlarına sanki hiç çalışmıyorlarmış gibi davranılıyor. Oysaki konu kadınların emeğini yok saymaksa yer, zaman fark etmiyormuş. Bu içinde bulunduğumuz erkeklerin dünyasında kadın olarak var olmak yetiyormuş, öğrendiğim iyi oldu. Savaştan sonra erkeklere madalyalar, nişanlar dağıtılırken kadınların çoğu düzenlenen törenlere bile çağrılmıyor. Dedik ya kitap kadınların savaşını anlatıyor ve bu savaş erkeklerinkinden biraz farklı diye bunu gösteren diğer bir olay da cephedeki kadınların regl deneyimi. Röportaj yaptıkları sırada o kadınlar yetmişini devirmiş olsalar da çoğu cepheye gittiğinde yaklaşık 15 yaşındalar ve aralarında ilk kez cephede regl olanlar da var. Anlatıcılardan biri ne olduğunu anlayamadığını bu yüzden yaralandığını sandığını bile anlatıyor. Tabii cephe şartları… Kadınlar ped yerine kullanacakları bir şey bulamadıkları için pantolonlarına sızan kan donup ciltlerini tahriş ediyor. Ya da yetersiz şartlardan dolayı hayatında bir daha regl olamayan dolayısıyla anne olamayacak kadınlar da farklı bir savaş daha veriyor. Kitaptaki her şeyi aktaramayacağımı fark ettiğim için burada sonlandırıyorum incelememi. Son olarak şunu söyleyebilirim ki bu kitabı okumak gerçekten yürek istiyor. Hissettirdiği duygular o kadar yoğun ki zaman zaman okumaya ara vermek zorunda kaldım ama herkese okumasını da tavsiye ederim. Aslında bize farklı olduğumuz, aramızda aşılamayacak sınırların var olduğu söylense de hepimiz etten kemikteniz ve birbirimizden pek de farkımız yok. Düşman olmaktan çok daha çok sebebimiz var dost olmak için.
1000Kitap
Kadın Yok Savaşın YüzündeSvetlana Aleksiyeviç · Kafka Yayınları · 20161,318 okunma
·
38 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.