·72 syf.····Okunma: 28 Mart 2026 20:08 Bu kitabı okumak, benim için hiç gitmediğim ama kokusunu avucumun içi gibi bildiğim bir evin mutfağına girmek gibiydi. Hani o mutfakta çaydanlık hep ocaktadır, perdeler güneşten hafifçe sararmıştır ve masanın üzerinde mutlaka kenarı kırık bir tabak vardır. Grapon Kâğıtları’nı her açtığımda, o mutfakta annesini bekleyen ama gelmeyeceğini bildiği için kendi kendine oyunlar kuran o küçük kız çocuğunun sesini duyuyorum. Bende uyandırdığı asıl hissiyat; devasa bir kederin, gündelik eşyaların arkasına saklanarak bize göz kırpması. Madak, acıyı kapı dışarı etmiyor; onu içeri alıyor, önüne bir bardak çay koyuyor ve ona en sevdiği çiçekli fistanı giydiriyor. Şiirlerinde o kadar "insan" bir yan var ki, insanın içindeki o en saklı, en kimsesiz yerlerin tozunu alıyor sanki. "Okul çıkışı kokusu" gibi artık geri gelmeyecek olan o masumiyete duyduğu özlemi anlatırken, aslında hepimizin kaybettiği o çocukluk cennetine bir ağıt yakıyor.
Beni en çok sarsan şey, bu kadar büyük bir kırgınlığın içinde bile o muzip, o hafif alaycı sesin hiç susmaması. Sanki dünya ona ne kadar gri bakarsa baksın, o cebinden çıkardığı grapon kâğıtlarıyla gökyüzünü pembeye boyamaya yemin etmiş gibi. Onun dizelerinde "acıklı sözler kraliçesi" olmak, bir yenilgi değil; aksine, acıyla dalga geçebilecek kadar büyük bir ruhun zaferi. Kitabı bitirdiğimde içimde kalan o tortu, sadece bir üzüntü değil; aksine, bu kırık dökük dünyada hâlâ çiçekli cümleler kurabilmenin verdiği o garip cesaret oldu. Didem Madak bize şunu fısıldıyor sanki: Evet, çok yaralıyız; evet, dünya çok soğuk bir yer; ama elimizde hâlâ o pırıltılı kâğıtlar ve kelimeler varken, hiçbir kış bizi tamamen donduramaz. Onun şiiri benim için sığınılacak bir ev değil, o evin içindeki o hiç sönmeyen küçük, inatçı lambadır.
Dünya bir daha hiç okul çıkışı gibi kokmayacak olsa da, Madak'ın grapon kâğıtlarından ördüğü o renkli kederine sığınıyorum bugün.
İyi okumalar dilerim herkese...