Hayatımda ilk defa bir kitabın sonuna gelmek istemedim… çünkü sonunu aslında başından beri içimde biliyordum. Charlie’nin başına ne geleceğini, onun da Algernon’ı izlerken fark ettiği o kaçınılmaz sona doğru yürüdüğünü…
Ve belki de en acısı şu:
İnsan bazen yaşayacağı acıyı önceden fark eder… ama yine de yaşar.
Charlie bunu yaptı.
Kendini hazırladı.
Vedalaştı.
Eksik kalan her şeyi tamamlamaya çalıştı.
Kalbinin yaralarını bile kendi kendine sardı…
Ama burada asıl mesele şu bence:
Bilmek mi daha ağır… yoksa hiç bilmemek mi?
Çünkü bir yerde şunu düşündüm…
Belki de en büyük trajedi, hayalini kurduğun hayatı yaşayıp… sonra onu hatırlayamayacak olmak.
Bir insan için bundan daha sessiz bir yıkım olabilir mi?
Ama bir yandan da…
Charlie’nin o kısa sürede yaşadığı farkındalık, o “uyanış”…
Aslında bir ömre bedeldi.
Çünkü biz çoğu şeyi hiç fark etmeden yaşıyoruz.
Seviyoruz ama farkında değiliz.
Kırılıyoruz ama anlamlandıramıyoruz.
Mutlu oluyoruz ama değerini bilmiyoruz.
Charlie hepsini gördü.
En saf halinden en karmaşık haline kadar insan olmayı yaşadı.
Ve bana şunu düşündürdü:
Cehalet gerçekten mutluluk mu…
Yoksa sadece daha az acı çekmenin bir yolu mu?
Çünkü farkındalık arttıkça acı da büyüyor.
Ama aynı zamanda insanın kendine dokunuşu da derinleşiyor.
İnsan o noktada şunu anlıyor:
Hiçbir şey yetmeyecek.
Ne zeka, ne başarı, ne sevgi…
Hep bir eksik kalacak.
Ve belki de mesele zaten “tam olmak” değil.
Eksikliği kabullenebilmek.
Ben bu kitapta şunu gördüm:
İnsan en çok kendini tanıdığı yerde yalnızlaşıyor.
Ama aynı yerde… en gerçek haline de ulaşıyor.
Charlie’yi sevdim…
Ama en çok da Charlie’nin içindeki o kırılgan, saf, sevilmek isteyen hali sevdim. Hayır hayır her halini sevdim
Ve galiba bu yüzden…
Kitap bitince insan sadece Charlie’ye değil,
kendi içindeki Charlie’ye de üzülüyor Algernon'a Çiçekler