Gönderi

10/10
·360 syf.··
Beğendi
·
2026 53. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 30 Mart 2026 15:26
Arkadaşlar tüketmekten çok korktuğum baş düşmanım olan şekerin tarihini sonunda okudum. Hazır mısınız aydınlanmaya:) Bizim ailenin genetiği ne yazık ki şekere çok yatkın. Annem şeker hastası ve bir teyzemi de şekerden kaybettik. O yüzden şeker konusunda ben çok hassasım. Çocuğuma doğal şekerler dışında hiç bir şekeri vermemeye de özen gösteren bir anneyim. Biz çok çektik o çekmesin. Bizim şeker ile imtihan devam ederken bu kitabı gerçekten merak ettiğim okumak istedim. Eskiden şeker öyle her önüne gelenin çayına, kahvesine üçer beşer attığı bir şey değildi. Bir dönem İngiltere’de veya Avrupa’da şeker sahibi olmak; bugün son model bir elektrikli araç sahibi olmak ya da sınırlı üretim bir tasarım çanta taşımak gibi bir şeydi. Bu kitabı okuyunca anlıyorsunuz ki; o meşhur "tatlı yiyelim tatlı konuşalım" sözü, tarihin tozlu sayfalarında pek de "tatlı" başlamamış. ​Walvin, işin mizah tarafını bir kenara bırakıp bizi tokatlayan gerçeklere de hızla çekiyor. Şekerin ucuzlaması ve her eve girmesi için koca bir kıtanın (Afrika) insan gücü sömürülmüş. Kitap, şeker plantasyonlarının aslında bugünkü dev fabrikaların ve modern kapitalizmin "beta sürümü" olduğunu kanıtlıyor. Şeker, bir gıda maddesinden ziyade; dünyayı şekillendiren, sınırları çizen ve milyonları yerinden eden siyasi bir aktör olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın 6. bölümünde değindiği gibi; çay ve kahve aslında şekerle evlenene kadar o kadar da popüler değilmiş. Acı olan bu içecekleri "içilebilir" kılan şeker, bir nevi tarihin ilk pazarlama stratejisi olmuş. Bugün Starbucks kuyruğunda beklerken aldığımız o karamel macchiato’nun arkasında, yüzyıllar süren bir "damak zevki mühendisliği" yatıyor. Walvin, bu bağı öyle bir anlatıyor ki; kahvenize şeker atarken sanki bir suç ortağıymışsınız gibi hissediyorsunuz. Yazarın anlatımının bende bıraktığı his ; size bir dilim pasta ikram ediyor, tam ilk çatalı aldığınızda pastanın içindeki malzemelerin hangi acılarla toplandığını anlatmaya başlıyor. Kitabın sonuna geldiğinizde ise kendinizi marketteki abur cubur reyonuna bakarken bir varoluşsal kriz içinde buluyorsunuz. Arkadaşlar tüketmekten çok korktuğum baş düşmanım olan şekerin tarihini sonunda okudum. Hazır mısınız aydınlanmaya:) Bizim ailenin genetiği ne yazık ki şekere çok yatkın. Annem şeker hastası ve bir teyzemi de şekerden kaybettik. O yüzden şeker konusunda ben çok hassasım. Çocuğuma doğal şekerler dışında hiç bir şekeri vermemeye de özen gösteren bir anneyim. Biz çok çektik o çekmesin. Bizim şeker ile imtihan devam ederken bu kitabı gerçekten merak ettiğim okumak istedim. Eskiden şeker öyle her önüne gelenin çayına, kahvesine üçer beşer attığı bir şey değildi. Bir dönem İngiltere’de veya Avrupa’da şeker sahibi olmak; bugün son model bir elektrikli araç sahibi olmak ya da sınırlı üretim bir tasarım çanta taşımak gibi bir şeydi. Bu kitabı okuyunca anlıyorsunuz ki; o meşhur "tatlı yiyelim tatlı konuşalım" sözü, tarihin tozlu sayfalarında pek de "tatlı" başlamamış. ​Walvin, işin mizah tarafını bir kenara bırakıp bizi tokatlayan gerçeklere de hızla çekiyor. Şekerin ucuzlaması ve her eve girmesi için koca bir kıtanın (Afrika) insan gücü sömürülmüş. Kitap, şeker plantasyonlarının aslında bugünkü dev fabrikaların ve modern kapitalizmin "beta sürümü" olduğunu kanıtlıyor. Şeker, bir gıda maddesinden ziyade; dünyayı şekillendiren, sınırları çizen ve milyonları yerinden eden siyasi bir aktör olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın 6. bölümünde değindiği gibi; çay ve kahve aslında şekerle evlenene kadar o kadar da popüler değilmiş. Acı olan bu içecekleri "içilebilir" kılan şeker, bir nevi tarihin ilk pazarlama stratejisi olmuş. Bugün Starbucks kuyruğunda beklerken aldığımız o karamel macchiato’nun arkasında, yüzyıllar süren bir "damak zevki mühendisliği" yatıyor. Walvin, bu bağı öyle bir anlatıyor ki; kahvenize şeker atarken sanki bir suç ortağıymışsınız gibi hissediyorsunuz. Yazarın anlatımının bende bıraktığı his ; size bir dilim pasta ikram ediyor, tam ilk çatalı aldığınızda pastanın içindeki malzemelerin hangi acılarla toplandığını anlatmaya başlıyor. Kitabın sonuna geldiğinizde ise kendinizi marketteki abur cubur reyonuna bakarken bir varoluşsal kriz içinde buluyorsunuz. Ben çok beğendim meraklısına tavsiyemdir.
ŞekerJames Walvin · Pinhan Yayıncılık · 20254 okunma
·
49 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
♥️♥️♥️