Bir kadın kendini ne zaman “yetersiz” hissetmeye başlar sizce? Gerçekten eksik olduğu için mi, yoksa eksik olduğuna inandırıldığı için mi?..
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım.
Bugün size güzellik algınızı sorgulatacak, hatta belki de aynaya bakışınızı bile değiştirecek bir kitaptan bahsedeceğim: Çirkin Kadınlar İçin Hayatta Kalma Rehberi
Kapitalist sistemin nasıl zihnimize sinsice sızıp bizi kendimize yabancılaştırdığını fark ettiren bir kitap… Hazırsanız başlayalım.
Çirkin Kadınlar İçin Hayatta Kalma Rehberi, Ceren Ceran’ın kaleminden çıkan ama klasik bir kurgu beklentisini bilinçli olarak kıran bir eser. Çünkü burada anlatılan şey yalnızca bir hikâye değil; aynı zamanda bir fark ediş süreci. Peri’nin hayatına eşlik ederken aslında satır aralarında kendimizi yakalıyoruz. Ve bir noktada şu düşünce usulca zihnimize yerleşiyor: “Ben gerçekten neyi, kimin için istiyorum?”
Peri’nin hikâyesini okurken şunu çok net görüyorsunuz: Güzellik dediğimiz şey sandığımız kadar masum değil. Hatta çoğu zaman bize ait bile değil. Küçüklükten itibaren maruz kaldığımız bakışlar, sözler, karşılaştırmalar… Hepsi bir araya gelip içimizde sessiz ama güçlü bir yetersizlik hissi inşa ediyor. Ve biz çoğu zaman bunun bize ait olduğunu sanıyoruz.
Çünkü mesele sadece “güzel olmak” değil. Mesele, bize yıllardır bunun gerekli olduğunun öğretilmesi. Reklamlarla, sosyal medya ile, sürekli değişen trendlerle… Önce eksik hissettirip sonra o eksikliği giderecek ürünleri önümüze koyan bir düzen var. Güzellik endüstrisi tam da burada devreye giriyor ve kitap da tokat gibi bir farkındalık yaratıyor. Okurken bir durup düşünüyorsunuz: Gerçekten ihtiyacım var mı, yoksa bana öyle mi hissettirildi diye…
Peri karakteri ise bu sistemin insanda nasıl karşılık bulduğunu çok iyi yansıtıyor. Ailesi tarafından yeterince görülmeyen bir çocuğun, büyüdüğünde o görünmezlik hissini nasıl yanında taşıdığını ve bunun zamanla kendine bakışını nasıl dönüştürdüğünü çok güzel aktarmış. Hem de hiç ajite etmeden, tüm duyguları olduğu gibi aktararak yapmış. Peri’yi okurken sık sık kendi zalim iç sesinizi hatırlayacağına eminim…
Bir de şu tarafı var ki, beni en çok etkileyen yerlerden biri burası oldu: Kitap yalnızca problemi gösterip geri çekilmiyor. “Dünya böyle, yapacak bir şey yok” demiyor. Aksine, insanın kendi hayatında söz sahibi olabileceğini, bu döngüyü fark edip kırabileceğini gösteriyor. Ama bunu pembe bir umutla değil; emekle, yüzleşmeyle, bazen can acıtarak anlatıyor. Terapiyle, kabullenmeyle, insanın kendine karşı dürüst olmasıyla; yani sorumluluk alarak bir şeylerin değişebileceğini hatırlatıyor.
Kadın-erkek eşitsizliği, “güzel değilsen eksiksin” algısı, sürekli bir şeye yetişme çabası… Hepsi hikâyenin içine o kadar dengeli yerleştirilmiş ki, okurken bir yandan empati kuruyor bir yandan da iç dünyanızda bir şeylerin yer değiştirdiğini hissediyorsunuz. Bazı cümlelerin altını çizmek değil, durup sindirmek istiyorsunuz.
Ve belki de en önemlisi şu: Bu kitap, size kendinizi sevmeyi öğretmeye çalışmıyor. Önce neden sevemediğinizi gösteriyor. İşte o yüzden etkisi daha derin, daha kalıcı.
Ben okurken zaman zaman durup kendime döndüm. Geçmişte hissettiğim o “yetersizlik” anlarını düşündüm. Ve fark ettim ki, çoğu bana ait bile değilmiş… Belki de bu yüzden Peri bana bu kadar gerçek geldi.
Özellikle ergenlik çağından itibaren her kadının mutlaka okuması gereken, hatta mümkünse erken yaşlarda karşılaşılması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazı farkındalıklar ne kadar erken gelirse, insan kendine o kadar az haksızlık yapıyor.
Edebiyatın gücü de tam olarak burada saklı zaten… Bize doğrudan nasihat vermeden, bir başkasının hikâyesi üzerinden kendimizi gösterebilmesinde.
Edebiyat iyi ki var.
Kitap ile kalın, görüşmek üzere…
Eline sağlık. Ne güzel yorumladın yine kendine has ve özel bu yüzden kitabı ekstra merak ettim. 😍📚 Ki zaten konu kadınsa okumak her zaman lazım ve gerekli