Selam kitap dostlarım, bugün kalbimin bir köşesini sızlatan, okurken derin nefesler aldığım bir hikâyeyle geldim.
Nur Uludağ - Nazlım
"Nazlı... Üstüne titrenilen, değer verilerek büyütülen, özen isteyen nazik kimse demek."
Ama bazen isimler, insanın kaderine en uzak duran kelimeler olabiliyor. İnsanın nazını en çok annesi çekermiş ya hani; bu kitapta ismine inat hiç naz yapamamış, hiç şımaramamış, çocukluğunu bir kenara bırakıp anne ve babası arasında sessiz bir köprü olmaya çalışmış bir ruhun hikâyesini okuyoruz.
Nazlı’nın sırtında taşıdığı o görünmeyen kambur, günden güne ağırlaşırken; sevgisizliğin, iletişimsizliğin ve bir evin içindeki o sağır edici sessizliğin bir çocuğu nasıl erkenden büyüttüğüne şahitlik ediyoruz.
Sınav stresi, ailevi sorumluluklar ve kardeşi Uğur ile olan o hem çok güçlü hem de bir o kadar kırılgan bağ...
Bazı sahnelerde içimin sıkıştığını, gözlerimin dolduğunu hissettim.
"Neden?" diye soruyor insan. "Neden bazı çocuklar sevgiye bu kadar aç, bazıları ise o sevginin içinde büyürken kıymetini bilmez?"
Nur Uludağ, modern aile yapısındaki o görünmeyen çatlakları, travmaları ve geç fark edilen duyguları o kadar sade ama bir o kadar da vurucu anlatmış ki...
Kitabı bitirdiğimde kapağını kapatıp bir süre öylece durdum. Bazı hikâyeler bağırmaz, sessizce ama derinden üzmeyi çok iyi bilir.
Eğer siz de ruhun görünmez boşluklarına dokunan, elinizden bırakamayacağınız kadar akıcı ve duygu yüklü bir yolculuğa çıkmak isterseniz, Nazlı ve Uğur’un hikâyesine bir şans verin derim.
Peki, siz hiç isminizin ağırlığını ruhunuzda hissettiniz mi? Yorumlarda buluşalım.