·381 syf.····Okunma: 16 Mart 2026 00:00 Romanın geçtiği zamanlar, İstanbul’un işgal dönemleridir; deyim yerindeyse kara günler…
Yakup Kadri bu romanında karakterlerini genel olarak İstanbul’un Türk zengin sınıfları ve işgalci güçlerin oluşturduğu yeni çevrenin zabitleri arasından seçer. Bu karakterler kimlerdir? Başta Sami Bey ailesi; kızları Leyla; dayısının oğlu ve nişanlısı Necdet; Leyla ile ilişkisi Necdet’i huzursuz edecek boyutlara ulaşan İngiliz subayı Captain Gerald Jackson Read; onun arkadaşı Captain Marlow; yine İngiliz zabitlerinden Major Will; Atıf Bey ve karısı Azize Hanım; Madam Jimson (Osmanlı azınlıklarından, yüksek ihtimalle Rum) ve kocası; Orhan Bey; Fanny Moore (Amerikan) ve Nermin.
Yakup Kadri’nin amacı, bu karakterler üzerinden işgal altındaki İstanbul’un yaşamını, Türk tarihinin anılmak istenmeyen bir dönemini anlatmaktır. Ancak kitabın son kısmına kadar bu amacını daha çok satır aralarında görmekteyiz. Genel olarak karakterlerin cinsel arzularının doyumsuzluğu, edebiyatımızda o dönem için pek yaygın olmayan eşcinsel ilişkilerin varlığı (Fanny Moore–Nermin, Captain Marlow–Atıf Bey) bir çürümüşlük içerisinde sunulur. Elbette karakterler ilişkileri açısından tek eşli bir yaşam sürmezler. Örneğin, kitabın ana karakterlerinden Leyla, Necdet ile nişanlı olmasına rağmen Captain Gerald Jackson Read ile de bir flört içerisindedir; Gerald ile ilişkisi sona erince başka erkeklerle görüşmeye devam eder. Aynı şekilde Captain Gerald Jackson Read, İstanbul’daki zabitler arasında kadınlar tarafından sürekli peşinden koşulan biri olarak anlatılır. Diğer bazı karakterlerde de benzer bir yaşam tarzı görülür. Kitabın adının neden “Sodom ve Gomore” olduğu, bu ilişkiler ağı üzerinden anlaşılabilir. Yazar, bu yaşam tarzının Tevrat’ta yer alan Lut Peygamber’in kavmi olan Sodom ve Gomore’de görüldüğünü hatırlatmak istemektedir.
Kitabın belirgin başlı kahramanları var mı? Bence yok; ancak uzun sayfalar Leyla–Necdet ilişkisine ayrılmıştır. Bu iki karakter, kendi içlerinde farklı dünyalara sahip olarak karşımıza çıkar.
Necdet, kitabın başlarından itibaren işgal altındaki İstanbul’dan rahatsız olan bir karakterdir ve güçlü bir İngiliz karşıtlığı sergiler. Ancak Leyla’ya olan aşkı nedeniyle zaman zaman bocalasa da, uzun bir süre bu yaşamı sineye çeker ve bu çevrenin içinde yer alır. Sonrasında içinde birtakım kıpırdanmalar başlar; Sakarya Meydan Savaşı’na katılmayı düşünür, fakat bundan çabuk vazgeçer. İçinde hep Anadolu’ya geçme arzusu vardır ama bir türlü harekete geçemez. Kitabın sonlarına doğru Milli Mücadeleciler İstanbul’a geldiğinde ise birden değişir; kararsızlığı ve bulunduğu yaşamdan kopamama hali sona erer. Yakup Kadri, Necdet’deki bu ani değişimin yadırganacağını düşünerek bunu açıklamaya çalışır, ancak bu ne kadar tatmin edicidir, tartışılır.
Leyla ise kitabın başından itibaren işgal döneminin içinde, daha serbest ve savruk bir yaşam süren bir karakter olarak çizilir. Necdet ile nişanlı olmasına rağmen işgal güçlerinin zabitleriyle oldukça içli dışlı bir hayat sürer. Bu durumu o kadar ileri götürür ki, nişanlı olmasına rağmen İngiliz subayı Captain Gerald Jackson Read ile flört eder. Öte yandan Necdet’in kıskançlık krizlerini tatlı sözlerle yatıştırmayı başarır. Kitabın sonlarına doğru bu yaşam tarzını bıraksa da, yazar onu çevresindeki işgalin ve işgalcilerin farkında olmayacak kadar bilinçsiz biri olarak tasvir eder.
İngiliz zabitler Captain Gerald Jackson Read, Captain Marlow ve Major Will ise yazar tarafından oldukça başarılı şekilde anlatılmıştır. Batının doğu toplumlarına bakışı satır aralarında açıkça görülür. Örneğin, kitabın başlarında Jackson Read’in işgal edilen bir toplumda kadınların ilgisinin odağı olması bu bakışı yansıtır. İşgalin sonlarına doğru ise bu durum daha netleşir. Jackson Read ile Marlow arasındaki konuşmalar bunu açıkça ortaya koyar. Jackson Read, İngilizliğin asilliğini savunur; Fransız bir kâşifin yamyamların eline düşme hikâyesini örnek verir ve Türkleri, başarı ve itibar devrinin köleleri olarak görür, hatta en az bildikleri şeyin centilmenlik olduğunu söyler. Marlow ise buna karşılık bir öz eleştiri yapar; İngilizlerin hâlâ kendilerini dünyanın en güçlü milleti sandıklarını, hatta Britanya adasında dünyayı yalnızca İngiltere’den ibaret görenlerin olduğunu ifade eder. Dört yıldır en iyi harp malzemeleriyle destekledikleri Yunanlıların durumunu sorgular ve onların yenilgisi üzerinden İngilizlerin de aslında başarısız olduğunu ima eder. “İngiliz gülünç oldu ve bir İngilizin gülüncü kadar gülünç bir şey daha yoktur.” der. Ayrıca, İstanbul sokaklarında mahalle çocukları arkamızdan taş atmıyorsa, bunu kendi itibarımıza değil onların terbiyesine bağlamalıyız diyerek önemli bir tespitte bulunur. Jackson Read’e, gözlemlerini tüm bir millete genellememesi gerektiğini, İstanbul’da tanıdıkları insanların bütün Türkleri temsil etmediğini ve bu topraklardan gerçek bir Türk görmeden ayrıldıklarını söyler. Marlow’un bu düşüncelerinin Milli Mücadele’nin başarısıyla bağlantılı olup olmadığı açık değildir. Yazarın, eşcinsel yönelimleriyle çizdiği ve ahlaki olarak aşağı bir konumda sunduğu bir karaktere bu sağduyulu sözleri söyletmesi ise dikkat çekicidir.
Kitabın sonlarına doğru Yakup Kadri’nin sesi daha belirgin hâle gelir. İzmir’e girildiğinde İstanbul halkının bir kesiminin sevinci (ki bu durum eserin İstanbul’un tüm kesimlerini kapsamadığını gösterir), monden hayat yaşayan çevrelerin ve İngiliz zabitlerin buna tepkisi başarılı bir şekilde aktarılmıştır. Ayrıca İtilaf zabitlerinin usulsüz zenginleşmesi anlatılırken, Kitaptaki İngiliz karakterlerin yazar tarafından bu tür davranışlardan uzak gösterilmesi de dikkat çekici bir detaydır.
Sonuç olarak Yakup Kadri, bir dönemi yer yer abartıya kaçsa da genel olarak gerçekçi bir şekilde kaleme almıştır. Bence yazarın, özellikle kitabın sonlarında okuyucuyla kurduğu doğrudan iletişimi eserin geneline yayması, metni daha güçlü kılabilirdi. Buna rağmen eser genel olarak başarılı ve dikkat çekiciydi, okunmalı ve okutturulmalı.