︎ Paris’in lüks bir apartmanında, kendi iç dünyalarına çekilmiş iki yalnız kişinin; her şeye küsmüş küçük Paloma ile bir kapıcı dairesinde saklı bir entelektüel hayat süren Renée’nin yolları, apartmana yeni taşınan Kakuro Ozu ile kesiştiğinde hikaye bambaşka bir derinlik kazanıyor. Kakuro Ozu, sadece bir komşu değil bu iki karakterin "kirpi" gibi dışarıya uzattıkları dikenlerinin ardındaki o yumuşak ve zarif özü ilk bakışta fark eden, onları gerçekten "gören" bir bilge figürü olarak karşımıza çıkıyor.
︎ Kitap boyunca yazar; sınıfsal önyargıların, paranın ve statünün aslında ne kadar sığ olduğunu, gerçek zarafetin ancak sanatla, edebiyatla ve bir başkasının ruhuna dokunmakla mümkün olabileceğini fısıldıyor. Renée’nin bir "hiç kimse" gibi görünme çabası ile Paloma’nın hayatın anlamsızlığına dair radikal planları, Ozu’nun nezaketi ve derinliğiyle birleşince ortaya Tolstoy’dan klasik müziğe uzanan felsefi bir ortam çıkıyor. Hikayenin ana fikri tam da burada gizli, hayat bazen en umulmadık anda karşınıza çıkan bir dostun gözlerinde kendinizi bulduğunuz o "anlar" için bile yaşamaya değer.
︎ Eğer sizi hem hüzünlendirecek hem de estetik bir haz yaşatacak bir kitap arıyorsanız bu üç karakterin iç içe geçmiş yalnızlıklarını ve birbirlerini iyileştirme süreçlerini okuyabilirsiniz.