Akıcı, sürükleyici ama rahatsız edici bir kitap. Bir simsarın sanat uğruna ailesini ve konforlu hayatını terk etmesini konu alıyor. Yazar ressam Paul Gauguin’in hayatından esinlenmiş ama Maugham bu gerçeği daha keskin, daha sert bir hale getirmiş. Bu kitap hem hikaye hem sorgulama. Maugham, sanatçıyı romantize etmek yerine adeta parçalayarak önümüze koyuyor. Charles Strickland karakteriyle bağ kurmuyorsun; onu izliyor, zaman zaman yargılıyor ama tamamen anlayamıyorsun.
Strickland bana Ayn Rand ’ın Howard Roark’ını hatırlattı ( Hayatın Kaynağı şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap), ama onun daha karanlık ve acımasız hali gibi. Roark bilinçli bir bireyken, Strickland sanki içgüdülerinin peşinden sürükleniyor. Bu da onu daha gerçek ama aynı zamanda daha ürkütücü yapıyor.
Kitabın asıl gücü burada: Strickland’ın yaptıklarını savunamazsın ama tamamen reddetmek de kolay değil. Bu da şu soruyu bırakıyor: Gerçek bir yaratım, mutlaka bir yıkım içerir mi?