Ayn Rand

Ayn Rand

Yazar
8.9/10
1.076 Kişi
·
2.569
Okunma
·
613
Beğeni
·
21,3bin
Gösterim
Adı:
Ayn Rand
Unvan:
Amerikalı romancı, filozof, oyun yazarı, senarist
Doğum:
Rusya, 2 Şubat 1905
Ölüm:
New York, ABD, 6 Mart 1982
Ayn Rand (2 Şubat 1905 – 6 Mart 1982, ilk adı Alisa Zinovyevna Rosenbaum), kurduğu objektivizm felsefesi ve yazdığı Yaşamak İstiyorum (We the Living), Ben (Anthem), Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged) kitapları ve objektivizm felsefesiyle tanınan düşünür-yazar.

Felsefesi ve kitapları kendi bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizm mefhumlarını vurgular. Devletin özgür bir toplumda yasal ama minimal bir role sahip olduğuna inanan Rand, sıkı bir minarşisttir. Liberteryenler ve Amerikalı muhafazakarlar arasında önemli bir etkisi olmuştur.

Romanları kendisine özgü oluşturduğu bir kahramanın tanıtımını merkez alır, Kahraman kendi yeteneği özgünlüğü ve bağımsızlığı yüzünden toplumla çatışır, ama bu çatışmalar onun hataları yüzünden değil, rasyonel davrandığı ve yürekten gelen bir şekilde kendi çıkarı için çalıştığı için olur. Rand'a göre rasyonel düşünen akıllar için çatışma söz konusu değildir. Kahraman yine de idealleri doğrultusunda devam eder. Rand bu kahramanı ideal insan olarak görür ve literatürünün bu tip insanlar için bir tanıtım yeri olmasını amaç edinir.

O'na göre,

İnsan değerlerini ve hareketlerini mantık kullanarak seçmelidir,

Bireylerin kendilerini başkaları için feda etmeden ve aynısını başkalarından beklemeden kendi amaçları için yaşamaya hakları vardır,

Kimsenin bir başkasının haklarına güç kullanarak tecavüz etmeye ya da güç kullanarak ona kendi fikirlerini empoze etmeye hakkı yoktur.


Biyografisi
Gençlik yılları

Ayn Rand Rusya'da Saint Petersburg'da doğdu. Yahudi bir ailenin üç kızının en büyüğü idi. Ailesi agnostik ve dine karşı ilgisizdi. Küçük yaşlarından itibaren edebiyat ve sinemaya ilgi duydu. Yedi yaşındayken hikâyeler ve oyunlar yazmaya başladı. Annesi ona Fransızca öğretme görevini üstlendi ve çocuklar için hikâyelerin bulunduğu bir dergiye abone oldu. Bu dergilerde Rand ilk çocukluk kahramanını buldu: Rudyard Kipling tarzı bir hikâye olan Gizemli Vadi'de yerli bir subay, Cyrus Paltons.

Gençlik yılları boyunca Sir Walter Scott, Alexandre Dumas ve diğer romantik yazarların kitaplarını okudu ve genel olarak romantizm akımına karşı tutkulu bir sevgi besledi. 13 yaşında Victor Hugo'yu keşfetti ve romanlarına aşık oldu. Sonraki yıllarda Rand onu en sevdiği, dünya edebiyatının en büyük roman yazarı olarak adlandırmıştır.

Petrograt Üniversitesi'nde felsefe ve tarih okudu. Üniversite yıllarında yaptığı en büyük keşifler Edmond Rostand, Friedrich Schiller ve Fyodor Dostoyevski oldu. Rostand'a zengin, romantik hayal gücü, Schiller'e de büyük, kahramansı etkisi yüzünden hayranlık besledi. Dostoevsky'e kurduğu drama ve yaptığı derin ahlaki analizler yüzünden hayrandı, ama felsefesine ve hayat anlayışına derinden karşıydı.

Kısa öyküler ve oyunlar yazmaya devam etti, ve yoğun bir şekilde anti-sovyet fikirler içeren düzensiz bir günlük tuttu. Nietzsche ile de tanıştı, Zerdüşt Böyle Diyordu'daki kahramanca ve özgür adamı yüceltişini beğendi, ama aynı zamanda felsefesine romanlarının önsöz kısmında haşince eleştirecek kadar karşı oldu.

Rand'ı açık ara en çok etkileyen isim özellike Mantık adlı eseriyle Aristoteles'tir, onu gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak gördü ve sonradan etkilendiği tek filozof olduğunu söyledi.

Sonradan 1924'te devlet sinema sanatları enstitüsüne girdi ama 1925'te kendisine Amerika'daki akrabalarını ziyaret etmek için bir vize verildi. Şubat 1926'da 21 yaşında ABD'ye geldi ve akrabalarıyla Chicago'da geçirdiği kısa bir süreden sonra bir daha hiçbir zaman Sovyetler Birliği'ne geri dönmemeye karar verdi. Senarist olma hayali ile Hollywoodyollarına düştü.

Sonradan ismini Ayn Rand olarak değiştirdi. İsmini Remington Rand daktilosundan aldığına dair bir rivayet vardır ama o Ayn Rand ismini daktilo piyasaya çıkmadan önce kullanmaya başlamıştır. Ayn adını Finlandiyalı bir yazardan etkilenip aldığını söylemiştir. Bu Finlandiya-Estonyalı bir yazar olan Aino Kallas olabilir, ama Fince konuşulan ülkelerde bu isme ve varyasyonlarına sıklıkla rastlandığı için kesin olarak bilinmiyor.

Önemli eserleri

Başlangıçta Hollywood'da bocaladı ve basit ihtiyaçlarını karşılayabilmek için tuhaf işlere girdi. Ek olarak Cecil B. DeMille'in King of Kings'inde çalışırken gözüne çarpan hırslı, genç bir aktörle tanıştı, Frank O'Connor. İkisi 1929 yılında evlendiler. 1931 yılında Rand Amerikan vatandaşlığına kabul edildi.

Edebi ilk başarısını 1932 yılında Red Pawn adlı senaryosunu Universal stüdyolarına satarak yakaladı. Ardından 1934'te 16 Ocak Gecesi (Night of January 16th) adlı eserini yayımladı ve bu eser büyük ölçüde başarılı oldu. Sonra 1936'da Yaşamak İstiyorum (We the Living), 1938'de de Ben (Anthem) adlı romanlarını yazdı.

Yaşamak İstiyorum Amerikalı eleştirmenlerden orta, İngiltere'de ise iyi bir tepki aldı, ama Anthem tuhaf yayımlanma hikâyesi yüzünden sadece İngilterede ama önemli bir beğeni kazandı. Rand Amerikayı o yıllarda etkisine alan kızıl dönem'e (the red decade) son derece karşıydı ve aslında Anthem Amerikada yayıncı bile bulamadı, ilk baskısı İngiltere'de yapılmıştır. Bunun yanında, Rand hala edebi üslunu tam olarak geliştirememişti ve romanları hala gelişmesini tamamlamamıştı.

Roma'daki Scalara film şirketi tarafından 1942'de Ayn Rand'ın haberi olmadan Yaşamak İstiyorum kitabı üzerine 2 film yapıldı: Noi vivi veAddio, Kira. Benito Mussolini yönetimindeki İtalyan hükümeti ikisini de sansürledi fakat anti-sovyet içeriği yüzünden yayınlanmasına izin verdi. Filmler başarı kazandı ve halk çabucak filmlerin komünizm'e olduğu kadar faşizm'e de karşı olduğunu anladı, kısa süre sonra da hükümet yasaklamaya karar verdi. Sonradan filmler elden geçirildi ve Rand'ın onayı ile We the Living adı ile 1986 yılında yayınlandı.

Rand'ın profesyonel anlamda ilk büyük başarısı yazımı 7 sene süren ve 1943 yılında yayınlanan Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) romanı oldu. Roman 12 yayıncı firma tarafından "fazla entelektüel ve Amerikan düşünce tarzına karşı" olması gerekçesiyle geri çevrildi, "bu kitabı okuyacak bir kitle yok" 'tu. Sonunda kitap Archibald Ogden'in kitabı beğenmesi ve editörlük kurulunda kabul ettirmesi sayesindeBobbs-Merrill Company yayınevi tarafından basıldı. İlk zorluklara rağmen Hayatın Kaynağı dünya çapında bir başarıya kavuşarak Ayn Rand'a ün ve ekonomik rahatlama getirdi.

Hayatın Kaynağı'nın teması "insanın ruhundaki bireycilik ve kollektivistlik"tir. Beş ana karakteri konu alır. Başkahraman Howard Roark, Rand'ın idealidir, yüce ruhlu, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı, hiçkimsenin bir başkasının tarzını herhangi bir alanda, özellikte mimaride kopya etmemesi gerektiğini düşünen bir mimar. Romandaki diğer tüm karakterler yoğunluğu değişmekle birlikte ondan değerlerinden feragat etmesini talep ederler ama o kararlılığını muhafaza eder. Roark'ın ilginç bir başka yönü de, bu savaşını alışılagelmiş diğer kahramanlar gibi özgünlüğü ve dünyanın adaletsizliği ile ilgili uzun ve tutkulu monologlara girerek değil, aksine kibirli, neredeyse küçümseyici bir suskunluk ve birkaç küçük söz ile yapar.

Rand'ın "magnum opus"u, en büyük eseri Atlas Vazgeçti'dir. (Atlas Shrugged) 1957 yılında yayımlanmış ve dünya çapında bir bestseller olmuştur. (Kitabın adının Türkçe karşılığı "Atlas Silkindi"'dir. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas'ın artık vazgeçtiğine yapılan bir göndermedir. Türkçe çevirisinde "Atlas Vazgeçti" ismi kullanılmıştır.) Atlas Vazgeçti, Ayn Rand'ın objektivist felsefesini en iyi ve bütün şekilde anlattığı romanıdır. Kitapta yer alan şu sözleri düşüncesini özetler:

"Benim felsefem, özünde, hayattaki ahlaki amacı kendi mutluluğu olan, varlığının yegane amacı ve en yüce eseri olarak yaratıcı üretkenliğini gören kahramansı bir varlık, bir insan konseptidir."

Atlas Vazgeçti'nin ana teması "insan aklının toplumdaki rolü" dür. Rand sanayiciyi tüm toplumlardaki en değerli organ olarak görür ve sanayicilere karşı duyulan genel kızgınlığı son derece sert bir biçimde eleştirir. Bu duyguları onu Amerikalı sanayicilerin greve gittiği ve dağlık bir alanda saklanmayı seçtiği bir roman yazmaya iter. Toplumun sömürücü olarak gördüğü, aşağıladığı ve suçladığı bu idealist, yaratıcı insanların kaçmasıyla Amerikan toplumu ve ekonomisi genel anlamda çöküşe girer. Hükümet sanayi üzerindeki zaten boğucu olan kontrollerini artırarak tepki gösterir. Roman her ne kadar politik bir temayı merkez almışsa da seks, müzik, tıp ve insan yetenekleri gibi birçok farklı ve kompleks meseleyi irdeler.

Nathaniel Branden, karısı Barbara, Alan Greenspan ve Leonard Peikoff gibi başkaları ile birlikte Ayn Rand, Felsefesini tanıtmak ve yaymak üzere objektivist hareketi başlatır.

Objektivist Hareket

1950'de Rand New York'a taşındı ve 1951'de 19 yaşında genç bir psikoloji öğrencisi olan Nathaniel Branden ile tanıştı. 14 yaşındayken Hayatın Kaynağı'nı okuyan Branden Rand'ın açığa çıkan objektivist felsefesini kendisiyle tartışmaktan zevk alıyordu. Branden ve bazı arkadaşları ile birlikte bir grup oluşturdular ve ileride Birleşik Devletler Merkez Bankası başkanı olacak Alan Greenspan'ın da katılımından faydalandılar. Yıllar sonra her ikisi de evli olmasına rağmen Rand ve Branden'ın arkadaşlıkları romantik bir ilişkiye dönüştü. Eşleri tarafından kabullenilmesine rağmen bu ilişki Branden'ın önce eşinden ayrılmasına sonra da boşanmalarına sebep oldu. 60 ve 70'li yıllarda Rand objektivist felsefeyi kitaplarıyla ve çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmalarla geliştirip yaydı. Konuşmalarının çoğunu Nathaniel Branden'ın felsefeyi yaymak için kurduğu Nathaniel Branden Estitüsü'nde (NBI) yaptı.

1968'de Karmaşık bir dizi ayrılma-birleşmeden ve Nathaniel Branden'ın Patrecia Scott ile olan ilişkisini öğrendikten sonra hem kendisi, hem de karısı Barbara Branden ile olan münasebetini kesin bir şekilde bitirdi. (Bu ilişki Rand-Branden ilişkisiyle çakışmamıştır.) Rand NBI ile ilişkisini bitirdi ve "The Objektivist" dergisinde yayınladığı bir mektupla Branden ile olan ayrılıklarını duyurdu. Birdaha biraraya gelmediler ve Branden objektivist harekette bir "persona non grata" oldu.

Sonradan başka ayrılıkların ve kocasının 1979'daki ölümünün de etkisiyle objektivist harekete yönelik aktiviteleri azaldı. Son projelerinden biri Atlas Vazgeçti'nin bir televizyon uyarlamasıydı.

Rand yakalandığı kanser hastalığını yendikten sonra 6 Mart 1982'de kalp krizinden öldü. Mezarı Valhalla, New York'takiKensico mezarlığı'ndadır.
Hile yapan, yalan söyleyen, ama görünüşte saygınmış gibi davranan adam. O aslında kendisinin namussuz olduğunu biliyor, ama başkaları onu namuslu sandığı için, çevreden bir saygı topluyor, oradan kendine elden düşme bir öz saygı çıkarıyor.
Ayn Rand
Sayfa 768 - Plato - 4. Baskı - 2005
Diyelim ki ben 60 sene yaşayacağım. Bu zamanımın çoğu çalışarak geçecek. Çalışmak için kendime iyi bir iş buldum diyelim. Eğer o işi sevmezsem bu 60 sene bana işkenceden başka hiçbir şey olmaz.
Ayn Rand
Sayfa 17 - Plato Film Yayınları
Değişim evrenin birinci ilkesidir. her şey değişir. Mevsimler de, yapraklar da, çiçekler de, kuşlar da, ahlak anlayışları da, insanlar da, binalar da. Diyalektik süreç bu...
Ayn Rand
Sayfa 719 - Plato - 4. Baskı - 2005
Bizim irademiz, benimsenmeyenlerin, unutulanların, baskı altında kalanların iradesi, ortak bir inanç ve ortak bir amaçla bizi birbirimize sağlam bir kaya gibi kaynaştıracak
Ayn Rand
Sayfa 126 - Plato - 4. Baskı - 2005
Şu an, her bir kişinin kendi benliğini koskoca bir akıntının içine katıp, yükselen o dalgaya bırakması anıdır. O kabaran dalga hepimizi, isteyeni istemeyeni de kapıp geleceğe doğru sürükleyecektir. (...) Biz de çağrıyı dinleyelim. Örgütlenelim kardeşlerim. Örgütlenelim. Örgütlenelim. Örgütlenelim.
Ayn Rand
Sayfa 126 - Plato - 4. Baskı - 2005
Bizler büyük bir insanlık işlevinin koruyucularıyız. Belki insanî çabalar arasında en büyük işlevin. Çok şey başardık, sık sık da hata yaptık. Ama elimizden gelen tüm tevazu ile arkamızdan gelenlere yer açmaya istekliyiz. İnsanız ne de olsa ve hepimiz bir şeyler arıyoruz. İnsan ırkına behşedilen büyüklükte neler varsa, onları arıyoruz. Bu büyük bir çabadır.
984 syf.
·Beğendi·10/10
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Hiç bu kadar güçlü bir kalemi okumamıştım. İnanılmaz tespitlerle dolu bir kitaptı. Kitapta genel olarak insanlığın var oluşundan beri insanın, dönüştüğü menfaatçi insan yapısına ve üreten insan yapısına değinilmişti. İnsanlık var olduğundan beri 2 tip insan vardır. Birincisi üreten insan tipi, ikincisi kullanan insan tipidir. Üreten insan genelde egoist olarak karşılanmıştır. Çünkü o var olana baş kaldırmıştır. Düzeni kabullenmemiş, isyan etmiştir. İnsan yaşıyorsa beynini kullanmalı, üretmelidir demiştir. Hayatta kalmak için üretmelidir. Çevresel etkenlerle başa çıkmanın yolu budur. Kullanan insan tipi her zaman üreten insan tipini dışlamış, onun yaratıcılık fikirlerinden korkmuş, ilk etapta ön yargıyla yaklaşmış, onun kabullenmeyişini gördükçe ondan nefret etmiş, öldürmeye kalkmıştır. Onun üretme arzusunu, ruhunu anlayamamıştır. Sonra utanmadan üreten insanın ürünlerini kullanmaya başlamıştır. Kullanan insan tipi başka bir yöntem geliştirip üreteni bencillikle suçlamış, önemli olanın paylaşmak olduğunu söylemiştir. Ona göre varsak başkaları için varız, kendimiz için değil. Hayır sever olarak kendini tanımlamış, insanlara iyilik yapmayı bir ilke edindiğini söylemiştir. Üretemediği için paylaşmayı meşru kılmaya çalışmış, üreten insanı geri planda tutmaya çalışmıştır. Bu yaklaşım bana Victor Hugo’nun “siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk. “ sözünü hatırlattı. Bunun en temel sebebi bağımsız olarak yaşamayı becerememesidir. Birçok örneği vardır bunun. Bir ürün üretip, tarih sahnesinde kısacık yer alan üreten insan tipi ve bu ürünü ihtiyacı olanlara dağıtıp daha çok üne kavuşan bir sürü kullanan insan tipi vardır. Bizim gitmekte olduğumuz gelecek tamamen budur. Üretenler azalmakta, kullananlar artmaktadır. Bu birçok yönetim biçiminin de işine gelmektedir. Mantık yürütmeyen, düşünmeyen sadece tüketmeye odaklanmış bir toplumu yönetmekten kolay ne olabilir? Buradaki mantık böl parçala yönet değil, bütünleştir ve yönettir. Ortak bir fikir etrafında şekillenen bir toplum yaratıp, parmaklıkları, duvarları, kapıları olmayan birer zihin hapishanesi yaratmak her yönetim biçiminin isteyeceği şeydir. Üretmeye çalışalım arkadaşlar. Düşünmeye çalışalım. Bir fikrimiz olsun. Yanlış veya doğru fark etmez. Ama o fikir yeter ki bize ait olsun. Bu kitabı okuyup, kitabın ruhunu anlayan her kişinin dünyayı daha güzel kılmaya, üretmeye çabalayacağından eminim. Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Listenizin sonuna değil ilk başına almanızı rica ediyorum. Size kitaptan bir alıntı paylaşıp, incelememi bitiriyorum.

“Kolektifin, yani bir ırkın, bir sınıfın, bir devletin “ortak çıkarı”, insanları baskı altına alan her türlü zorbalık rejiminin altında yatan şeydir. Tarihteki her dehşet verici olay, bir hayır uğruna yapılmış görünür. Bencil hareketlerin hiçbiri, hayır severin döktüğü kanla ölçülebilecek bir zarar vermiş midir? Bunun suçu insanoğlunun iki yüzlülüğünde mi yatmaktadır, yoksa ilkenin yapısında mı? En korkunç kasaplar, genellikle en samimi, en içten inanmış olanlardır. Giyotinle ya da idam mangasıyla, kusursuz bir topluma ulaşacaklarına gerçekten inanmışlardır. Hiç kimse onların öldürme hakkını sorgulamamıştır, çünkü besbelli hayır sever bir amaç uğruna öldürüyorlardır. İnsanların başka insanlar uğruna feda edilmesi doğal kabul edilmiştir. Aktörler değişmekte, ama trajedinin akışı aynı kalmaktadır. Bir hümanist çıkar, insanlara ne kadar sevgi duyduğunu söyleyerek yola koyulur, onunda bir kan denizine varır. İnsanlar bir şeyin iyi olabilmesi için bencillikten uzak olması gerektiğine inandığı sürece, bu böyle devam etmektedir ve edecektir. Bu durum, hayırseverin eylemine izin vermekte, kurbanları da buna dayanmak zorunda bırakmaktadır.”
984 syf.
Aylar öncesinde bu kitaba inceleme yazmak istediğimde sadece bunları yazabilmiştim. "Nereden başlayacağımı bilmiyorum, ne anlatacağımı bilmiyorum, nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum. Jack London'un Martin Eden'inden sonra ilk defa bu kadar kararlı bir kişilik gördüm. İlk defa felsefesinden hiçbir şekilde taviz vermeyen bir adam gördüm."
Bu kitabı anlayabilmek, anlatabilmek, özümsemek için bir hayli üzerine düşünmek, konuşmak gerekiyormuş. Kitabın içinden belki de kitabın ötesine uzanmak gerekiyormuş. Bunu ne kadar yapabildim bilmiyorum ama bir şeyler demek istiyorum.

Howard Roark, üniversiteden çok büyük bir başarı ile mezuniyetine ulaşmaya çok yakınken son bir proje ödevinde hocasının, arkadaşlarının yani hakim felsefenin yerine çizdiği bina projelerine kendi fikirlerini, yaratıcılığını yansıtan, bu çerçevede modern bir anlayış kullandığı için içi boş da olsa eleştiriler alan bir iç mimar. Kendi fikirlerinin doğruluğu konusunda o kadar emin ki başta ona kızsanız bile sonraları hak vermeye başlıyorsunuz. Hani Martin Eden kitabında şöyle bir cümle vardı: "Çoğunluk onu beğeniyor veya beğenilmesi gerektiğine inanıyor diye, benim de beğenmemi gerektirmez." Roark da aynı şekilde düşünür. Kendi yaratıcılığı, kendi ortaya döktükleri her zaman daha önemlidir onun için.
Çoğunluğun isteklerinden ziyade kendi yapabildiklerine odaklıdır. Bu minvalde de bir alıntı yapmak isterim.
"Ben bugün, hayatımın tek bir dakikası üzerinde bile hiç kimsenin hakkı olmadığını söylemeye geldim. Enerjimin de. Başarılarımdan herhangi birinin de. Kim böyle bir iddiada bulunursa bulunsun, sayıları ne kadar kalabalık, ihtiyaçları ne kadar büyük olursa olsun. Buraya gelip, başkaları için yaşamayan bir insan olduğumu söylemek istedim."

Kitap 4 ana karakter üzerinden bir toplum şekillemesi çizer bize. Birincisi Howard'ın okuldan arkadaşı. Howard onu, fayda elde etmek uğruna ruhunu satmak ile itham eder. Toplumumuzda çokça görebiliriz böyle simaları. "Yalan söyleyen, hile yapan ama görünüşte saygınmış gibi davranan adam" cümlesinin vücut bulmuş halidir Peter. İnsanların beğeni kaygısı üzerinden kendini şekillendiren, onların doğrularını kendisinin doğrusu haline getirmekten asla çekinmeyen bir kişilik tipi. Nitekim kitaptan şu cümle de onu anlatıyordur.
"Bu doğru mu?" diye sormuyorlar. "Başkaları bunu doğru buluyor mu?" diye soruyorlar.
Yine şu cümleler çok şey anlatacaktır Peter hakkında. Hem de Howard'ın Peter'e bakışını görmek adına iyi bir kaynak.

"Sana öğretildiği için hep tekrarladığın şeyleri unutup, kendi beyninle, hakkıyla düşünebilir misin? Anlamanı istediğim şeyler var. Bu ilk şartım. Ne istediğimi söyleyeceğim sana. Diğer insanlar gibi düşünürsen, o bir şey değil dersin. Ama öyle dersen, o zaman yapamam bu işi. Sen tümüyle anlamalısın. Bunun önemini bütün zihninle anlamalısın."
"Çalışırım, Howard. Ben sana ... dün dürüst davrandım."
"Evet. Öyle davranmasan, dün reddetmiş olurdum. Ama şimdi, en azından birazını anlayabilirsin gibi geliyor."
"Yapmak istiyor musun?"
"İsteyebilirim. Bana yeterince cazip bir teklif yaparsan."
"Howard ne istersen. Ne olursa. Ruhumu satmaya hazırım ..."
"İşte anlamanı istediğim şey de o. Ruhunu satmak dünyanın en kolay şeyidir. Bunu herkes her saat yapıyor. Ben senden ruhunu korumanı istesem ... bunun neden daha zor olduğunu anlayabilir misin?"
"Evet... evet, sanıyorum."

Evet Peter böyledir ve böyle olmasında en az onun kadar kendisine dayatılan beğenilme kaygılarının da yeri vardır. Sigmund Freud böyle insanları çok büyük bir mevkiye gelse bile başarılı bir kişilik olarak tanımlamaz. Başarılı kişilik, kendi heykelini kendisi yapan, çekici hep kendine vurup kendi kendini inşa eden insandır. Burada fiziksel değil de bilişsel düzeyde bir kişilik inşasından bahsettiğimi de söyleyeyim.
Kitabın ikinci karakteri Toohey. Saygı değer bir insan onu Feto'ya benzettiğini söylemişti. Gerçekten öyle bir benzerlik var. Kitleleri etkileme konusunda çok başarılıdır. Özellikle kelimelerin gücünü ve onları iyi kullanmayı bilir. Benim bu kitapta hiçbir şekilde sevemediğim, okurken "arkadaş bir tane olumlu hareketin yok, bir tane sevilebilecek özelliğin yok" diyebileceğim adamdır.
Bir diğer karakterimiz ise Gail Wynand'dır. Hikayenin başlangıç noktasında Howard'a yol gösteren iç mimarın en büyük düşman olarak nitelendirdiği Gail. Büyük bir zenginlikle yaşamını sürdüren, her istediğini elde edebileceği gibi her istediği kişinin yaşamını bir anda parlatıp bir anda söndürebilecek bir isim. Bunu elde etmek için de kendi ruhunu feda etmiş bir isim. "Ermişlerle dervişler ancak maddesel şeyleri feda eder. Ruhun kurtulması için küçük bir fiyattır bu. Ruhunu kendine saklar, dünyasal şeyleri feda eder. Ama ben... ben otomobilleri aldım, ipek pijamaları aldım, çatı daireyi aldım, karşılığında da dünyaya ruhumu verdim. Eğer sevabın ölçüsü fedakarlıksa, kimin feda ettiği daha büyük? Asıl ermiş, asıl aziz kim?" Yine kendi deyimiyle aktarayım: "Kollektif bir ruh üzerinde güç istiyordum, onu elde ettim. Kollektif bir ruh." Kollektif ruh ise kitabın oklarını çevirdiği noktadır Howard üzerinden. Kitlelerin ne yeyip ne içeceğine nasıl giyineceğine nasıl davranacağına halkın tamamının ayrı ayrı değil de, bir kesimin bunu seçmesiyle diğerlerine şans tanımayacak şekilde onların hareketlerini düzenlemesidir diye açıklayabilirim sanıyorum. Ayn Rand'ın Ego kitabını da okuyunca bahsedilen bu kavramı daha iyi anlayabilmiş oldum. Kollektif yaşam biçiminde insanlar birbirleri için yaşar, nefes alır, birinin canı yanarsa ötekinin de yanar. Aynı anadan doğmasalar da insanlar kardeş olarak görürler birbirlerini. Ego kitabından alıyorum. "Bizi yöneten kanunlar; insanlar arasında hiç kimsenin, hiçbir zaman yalnız olamayacağını söyler. Çünkü yalnızlık, bütün kötülüklerin kökü ve günahların en büyüğüdür." Bu toplumun "Biz" kısmını içeren düşünceyi anlatıyor. Ama "Ben" ise şöyle söyler: "Sevgimi hiç kimseye laf olsun diye, sebepsiz yere veremem. Şans eseri yanımdan geçen, yanımda duran, yanımda doğup yaşayan kimse onun sahibi olamaz." Howard Roark işte bu anlayışla bahsi geçen bilince karşı çıkan kişidir. Kolektivizm yerine objektivizm'i savunan karakterdir. Ben'in yaşamı asla biz tarafından belirlenemez ona göre. O kendi yaratıcılığını savunur. Özgün düşünceyi savunur. Tarihin her noktasında yaratıcıların tüketiciler tarafından sindirildiğini düşünür. Kitabın hemen başında şu cümleler vardı: Sonunda Roark, "Eğer benim fikrimi istersen Peter, sen hatayı şimdiden yaptın," dedi. "Bana sormakla. Herhangi bir kimseye sormakla. İşinle ilgili konuları asla başkalarına sormayacaksın. Ne istediğini kendin bilmiyor musun? Nasıl dayanabiliyorsun bilmemeye?"
Belki de ta başından belliydi Roark'ın hikayesi ve 2.sayfadan itibaren bunu anlatmaya çalışıyordu; Özgünlüğü, orijinalliği, yaratıcı düşünceyi ve kendi olmayı... Peki yukarıdaki karakterler ile baş edebilecek miydi acaba? Bu kadar ruhsuz adamın karşısında kendi karakterini korumayı sürdürebilecek miydi, akıntıya karşı sonuna kadar yüzebilecek miydi?

"Sevgili oğlum, kim yaptıracak sana o binaları?"
"Mesele orada değil. Mesele, beni kimin engelleyeceğinde." (Ramiz Dayı konuşuyor :D)

Kitabı okuduktun sonra Roark'a, yaşadıkları sebebiyle hak veriyor olsam da, Ben'lik bilincine, hayatının başrolu olarak kendi kararlarını başkasının düşüncesini önemsemeden alışına hayran kalsam da objektivizm felsefesini hala doğru buluyor değilim. Sebebi olarak da sosyal medyada arada bir paylaşılan çok sevdiğim şu cümleleri örnek olarak gösterebilirim sanıyorum.

Bir şaman öğretisi şöyle der :
" Doğada hiçbir şey kendisi için yaşamaz...
Nehirler kendi suyunu içemez...
Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemez...
Güneş kendisi için ısıtmaz...
Ay kendisi için parlamaz...
Çiçekler kendileri için kokmaz...
Toprak kendisi için doğurmaz...
Rüzgar kendisi için esmez...
Bulutlar kendi yağmurlarından ıslanmaz.
Doğanın anayasasında ilk madde şudur...
Her şey birbiri için yaşar..
Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur..
Eski çağlardan süre gelen bir anlayıştı bu..
Bütünlüğü anlatırdı..
Özü iki cümleydi..
“ Ben Biz olduğumuz zaman Ben olurum.”
“ Ben, Ben olduğum için Sen, Sensin"

Toplum bazı konularda bizi hapsedip kendiliğimizi oluşturmada engel teşkil ediyor olsa bile insanı anlamlı kılan şeyi insanlığa katkı noktasından yola çıkarak bulabileceğimizi düşünüyorum. Bencillik kadar biz olmanın da büyük bir değer ifade ettiğini düşünüyorum.

Kitap sayfa sayısı itibariyle çok uzun görünse de bir çırpıda okunabiliyor gerçekten. Okuyacak arkadaşların asla gözü korkmasın. Siz kitabı açın o zaten ilk sayfalardan itibaren akıp gidiyor. Akıcılık ve merak ettirme noktasında birçok dünya klasiğini geride bırakır. Elden düşürmeme garantili kitap bu.
Bu kadar az okunmuş olması kitabın okurları tarafından çokça şaşılan bir durumdur. İncelemede bu kadar çok alıntı yapmam normalde ama kitabı okumanız için bir merak oluşturmak istedim.

Kitaptan uyarlanan bir film de bulunuyor. 1949 yapımı. Çok iyi olmasa da güzel bir film yapmışlar. The fountainhead ismi ile ararsanız bulup Türkçe alt yazılı olarak izlersiniz.

Kitabın baskısı olmadığı için kütüphaneler dışında bulmak zor ama epub ya da pdf yoluyla da rahat rahat okunabilir bu sitede bu şekilde kitap okuyan birçok arkadaşımız var. Kitap linkleri bende var isteyene atabilirim pdf ya da epub.
984 syf.
·Beğendi·9/10
Sene 2013...Dolar 1.30..Elimde tuşlu ablamdan ondan ablama sonra bana gelmiş arka kapağı cıkmış takoz Nokia telefonum Kasa gibi hepimizin ailecek kullandigi rengi beyazdan kahverengiye bilgisayarımızla msn girip GTA oynuyorum silah almak tek derdim polislerden kaçmak amacim:) arada arkadaşlarla çetlesiyorum.

facebooga girmek kolay olmuyor tabi şimdi dayıların ele geçirdiği gibi de değil hesabı olan da kıymetli hani...Oturuyorum Haberleri açmışım mehmet ali Briand anlatıyor..Gundem de boyle abuk sabuk şeyler yok Şeyma subaşılar,o sen olsun bariler, Yok En çok ben Türküm kürdüm zazayim zirvaliklari,Estetikten makyajdan ruha makineye dönmüş bayanlarda yok..
Siyasetten kafayı sıyıranlar onu bunu tekfir eden gruplar hacı hocalar da yok.Bıçaklayan kesen asan kadına şiddet böyle revaçta değil bide daha düzgün bir türkçemiz var..

Akşam yine ailecek kurtlar vadisi pusunu izleyeceğiz ya da yaprak dökümünü 7 numarayı,Ekmek teknesini...

Duyguduan duyguya geçiyoruz hepimiz muhabbet ediyoruz çay yapmis ablam yanında lokum/piskuvit yiyoruz değerlendirme yapıyoruz o mutluluğu anlatamıyorum..

Mahallede çocuklar top sektiriyor telefonlar felan yok bir kere ellerinde..camdan izliyorum bir yağmur yağarsa dışarı çıkıp ıslanmak azar işitmek annemden yine hoşuma gidiyor :)

Kitap+kahve fotoğrafları bilmiyorum bile o zamanlar kitapla kahve icilip okunuyor ama kimse bilmiyor tabi.Kahve uçmak bile elit bisey Kurukahveci mehmet efendiyi bile tanımıyorum:)Çay içiyoruz hep..

Twitter böyle cennet gibi herkes fikrini ideolojisini güzel yazıyor küfür yok random insanların suratında oluşuyor mesajı okurken :)..Eskortlar ele geçirmemiş böyle..oyuncak olmamış kimsenin elinde.Guldurmek için şekilden şekle giren tipler de yok.

Kürk mantolu Madonna,Tutunamayanlar,küçük prens okuyanlar nadir ama anlatılıyor bir ortamda..Kitap değerli herkesin ulaşamayacağı şekilde böyle okuyana da anlatana da farklı bakılıyor.

Bide aşk,adalet,hak,özgürlük böyle diller de çok dönmüyor sanki.mesela ask Iki kişi birbirini seviyorsa utanma var aralarında ,hazlar böyle çok gündem de degil ,birbirlerini kullanmıyorlar sevgi verip alıyor çoğu. beyefendilik hanimefendilik ön planda..Emege değer veriyorlar.Guzellik yakışıklılık neymiş?Ev araba sigortalı iş neymiş?Bunlara bakana farklı bakılıyor sanki kınanıyor.Iliskiler bunun üzerine değil Ağır roman gibi birbirlerini seviyorlar..
Unutmak kolay mı be birden ?
Yarın ötekine koşmak seviyorumlari sıralamak, o acıyla yaşanıyor sırf o gözleri görmek için böyle lafta da değil..

Seni seviyorum,senin için herşeyi yaparimlar da çok söylenmiyor ;gözgöze gelinse düşünülse bile heycandan ölünecek gibi olunuyor.

Demeyin keyfime...Bir de Pilli bir Mp3 çalarım var böyle en sevdiğim kırmızı renkte Barış manço,Muslum gürses,Emre aydın dinliyorum..Bozulup duruyor tamir ediyorum surekli :)ama nasıl mutluyum bir görseniz ayna karşısinda tarakla söylemeye çalışıyorum..detone olunca baştan açıyorum.

Kütüphaneler Halk eğitim merkezleri dolu böyle mahkemelerde,hastanelerden çok..
Ingilizce sevilerek öğreniliyor işsizlik için şu bu icin degil z..Akşam eve gelince severek ödevimi yapıyorum baskı yok uzerimde Toplum için faydalı şeyler yapmaya üretmeye kararliyim.

kalemtrasimla kalemimi açarken sivri başıyla güzel yazmak yine keyiflendiriyor :)Böyle faber castell kullanamıyorum öyle kolay da bulunamiyor pahalli bir kere 2 lira olmasi aslinda bir tane kalemim var kıyamıyorum kullanmaya sadece en sevdiğim derste kullanıyorum Aytac hocanin türkce dersinde :)

Bide hastasonuysa sormayın gitsin sabahları güneş doğunca kalkıp Tüplü TV açıyorum en sevdiğim çizgi film başlıyor..

La/la/la /la/la/la/la/la.....Eğer bir gün iyi bir çocuk olursanız şirinleri bile görebilirsiniz sesiyle heyecanlanıyorum iyi olacağım diyiyorum ıçimden göreceğime inanıyorum.

Arada kardeşimle biriyle kavga ederken bile tek bir küfür biliyorum (salak)diyorum...Salak deyince sikayetlenirsem terlik yiyorum o biraz korkutuyor:)

Böyle ıçimden sövdügum gibi değil bugün..
Kedim var mahallede görüp almıştım eve annemin kızmasına rağmen tüy döker,pis demesine rağmen yıkamıştım bütün ev işlerini yapmıştım herşeyi yapmıştım.Kabul edilmesi için .bir görseniz böyle mahzun boncuk boncuk bakıyor bana kıyamıyorum dışarı atmaya :)

Adini da ama kadar kuş adı o demelerine rağmen boncuk koydum :)

Şimdi Iphone telefonum var,2 plazma tvmiz var iyi bir yerde okuyorum..Faber castell kalemlerim de var,Kitaplarım daha da artmış şekilde ..Ama etrafım da tek samimi insan yok sanki kendim bile kendime karşı samimi değilim ortaokulda,lisede sahip olduğum hicbir mutluluk yok.Sırtımda bicak koleksoyonuyla dolasir haldeyim.Sosyal medyadan nefret ettim narsist insanlarla dolu..Herkes kendini başkasına begendirme amacında..(En çok ben müslümanım)fikirleri,paylaşımları realde yaygın Allah kitap sözde,Ama özde tek bisey yok.En sevdiğim şiirler dillerden düşmüyor anasayfalardan.Ama emek yok öyle..Bilim dil yabancı ahkam kesmek üstün olmak moda çünkü.. Aşk saatlere işlenmiş mekanizma..
Kalp kırmak bardak kırmak gibi ne olacak sanki..aglayarak bitirdigim Kürk mantolu Madonnam Tutunamayanlarim da bana bir yabanci sanki sormayın..Adalet hak hukuk Kaf dağına cıkmış sanki..Kadınlar ölüyor.Acliktan çocuklar ölüyor.Hastalıklar artmış..Sevdiğim mesleği yapamıyorum okuyamıyorum..
Boncukta öldü zaten konuşmaya gerek yok.. Bu gereksiz duyarimi çekip gidemiyorum..

Ne güzel hayaller...
Geçmiş..
Insanlar..
Hayat..
Toplum..

Ben nereye geldim böyle ne oldu bana?

Anılarım öldü sanki hafızamız oynanıyor gibi..

Şimdi yazdıkların kitapla ne ilgisi var? diyeceksiniz Ne alaka bu Küçük Ceylan modu?dediginizi duyar gibiyim bütün bu hislerimi yaşadıklarımi bu kitapta tekrar hissettim yaşadım çünkü.. Boncuk bile geri geldi..

Çıkmaz sokağa girdigim anda bütün herşeyin altında bugün ezilerken o sokağın gökyüzünden bir kitap önüme düştü..100 senedir dunyanin cok degismesine ragmen bazi temel seylerin degismemis olmadigini gosterdi bu kitap. mesela kadin-erkek iliskileri, alfa/beta/friendzone durumu, isini severek yapmak vs..
Kaynağa ulaştım desem yeridir ismindeki gibi:)

Öhum öhüm neyse ..Şimdi kaynağa gidelim birazını anlatayım devamını siz yaşayın:)

___INCELEME___Spoiler şeyinden anlamam Olabilir __

Önsöz kısmında Türkiye’de eğer Hayatın Kaynağı iyi okunmuş ve anlaşılmış olsa; hiçbir ideoloji aklın önüne geçmez ve Türkiye inanç dolu militanların cenneti olmak yerine, meslek sahibi insanların ülkesi olurdu. Bir işi iyi yapmak, işine saygı duymak, o işi başarmak bu kadar çok aşağılanmaz, insanlar yaptıkları işten, üretmekten ve para kazanmaktan utanmazdı kesinlikle.

Hayatın Kaynağı  dünyanın fedakarlık tüccarları tarafından yok edilmemesi için bir AKIL KALKANIDIR. Ben’in bir savunusu ve kalabalıklara karşı duran yaratıcılara verilmiş bir ödüldür. Aklın ve mantığın yolunu izlemek isteyen herkese bu rehberi taktim etmekten onur duyuyorum.

Sinan Çetin böyle başlıyor önsöz kısmında..

Ayn rand ile beni tanıştıran ilk kitap. bireysellik ve pragmatizmin kapitalizmin güzel bir sentezini iç dunya da sürekli yapardım yukarda bahsettigim durumlar gibi Bu nokta üzerinde düşünürdüm hep..
ancak pragmatizmi belki hayatıma kalıcı olarak oturtmuş olsa da hala bireyin tek başına aşırı bir güce, yenilmez bir karaktere modern hatta bugün post modern diyeceğimiz hayatta hala erişebilir olduğuna inancım zayıftı yaşadığım geçmiş ve bugün arasında kalmam etkindi.

konusu kısaca; yetenekli bir mimarin klasik çizgiden sapan özgün modern eserler üretme mücadelesi. mimar karakteri, yeteneklerini toplumun muhalefetine rağmen isteği doğrultusunda kullanmaya çalışan üstün vasıflı insanları temsil ediyor. mimarın mücadelesi çetin, zira halk yeni mimari tarzlara kuşkuyla bakıyor. kanaat önderleri olan köşe yazarı ve eleştirmenler, vasat ama geleneğe bağlı mimarları öne çıkarıyor. bir de gazete sahibi patron var para kazanmak için halka istediğini veren. kendisini şehrin en güçlü adamı sanıyor; ama sonunda anlıyor ki aslında o da topluma hizmet ettiği müddetçe ayakta kalabilir. falan filan... kısaca, sürüden ayrılmak isteyenle, sürünün kalanı ve çobanlarının mücadelesi. mesaj da açık aslında koyun olmayın, birey olun diyor.

Bir kolon howard roark'ın dediği gibi kabaca "ancak işe yarıyorsa güzeldir" ama en güzel kolonun da tek başına bütün yapıyı taşıyabileceğine inanmak oldukça gülünçtür bence. ayn rand yarattığı felsefe ile güçlü bir eleştiri mekanizması kurmuş aslında kitapta, belki de dünyada genelgeçer tartışmaların çoğu zaman merkezinde olmamasının esas sebebi bu. bir sistem önermiyor, bir çözümü açıkça yok. bireysel, herkesin kendi ekseninde kuralları olduğu, en işe yararın öne çıktığı bir felsefe pek de pratik olarak, pragmatik olarak, tartışılabilir değil; ya da insanlar bunu tartışmayı sevmiyor.

Evet bu noktada öncelikle önemli bir kitap kesinlikle özellikle bizim gibi doğu kültürüne yakın bir toplumda okunması iyi olur. Birey olmak, bencillik, bireyselcilik, kolektivizm, fedakarlık, modernizm, gelenekselcilik gibi kavramların zaman zaman basit, zaman zaman derin bir şekilde sorguluyor ve sorgulatıyor. bu da bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri bence..

ayn rand hayattan bir kesiti ne güzel gözlemlemiş ve ne güzel aktarmış dedirtiyor. Mimarlık alanıylailgili olmamasına rağmen içine bu kadar girebilmesi ayrı bir başarı zaten. ama bence her okuyanda kendinden, çevresindeki diğer insanlardan bir şeyler buldurmuştur, bulduracaktır ben okurken hayatımdan çok fazla iz buldum. Arada tekrarlara düşülmüş olsa da genel olarak aktı gitti. kitap elime geçtikten sonra uzun zaman aralıklarıyla iki kere başlayıp yüz küsur sayfaya gelip bıraksamda üçüncü başlayışımda bir hafta da bitirdim öyle kiremit gibi olduğuna bakmayın hakikatten alıyor:)

Edebi dili çok iyi değil bence öyle felsefeninde derinliklerinde değil ama biraz felsefe biraz günlük hayat biraz hepimizin çevresinde var olan çeşit çeşit kişiliğin iç seslerini yükseltmesiyle ve ütopik sayılabilecek karakterlerin varlığıyla o karakterlerin yaşamdaki duruşu tutkusuyla bir gruba sokmaya çalışmadan sevdiğim ve herkesin hayatinda iz bırakacağını düşündüğüm kitaptır.

Temel mesajlardan birini vermek gerekirse ;

üretmek için de sevmek için de yaşatmakmak içinde önce sen olmalısın ve içindeki 'ben'e saygı duymalısın.

sanatsal kaygının toplumda algılanış, kabul edilmeyiliş ve kabul ediliş evrelerini çok iyi işletir. anlayış kapasitesi yaşam standartlarını belirlemeli teması hakim.


Malzemeler;
3 ölçü Hayatın Kaynağı
2 ölçü Üç Aynalı Kırk Oda
Bir tutam Zen

Hazırlık aşaması;
Sana iyilik yapıyormuş gibi gözüküp, seni en derinden yaralayanları bir düşün.
Bıçağı kalbine kadar saplamalarındaki tek sebep, sana en yakın kişi olmaları değil mi?
Seni en çok üzenler, en güvendiğin kişiler değil mi?
İçine bak.
Hala kanayan yaraların kimden kaldı bir düşün…

Harekete geçiş;

Kimseye güvenmemek de, her şeyin hep iyi yanını gören Polyanna kadar hastalıklı bir durumdur. Ancak eğer en yakınındakiler sana zarar vermeye başlıyorsa, o zaman masalını ve mekanını terk etme zamanı gelmiştir. Oturup mantıklıca düşünmen gerek. Duygularını bir kenara bırakıp, aklınla bir yol çizmelisin kendine. Hatta ve hatta belki de kendine en büyük zararı veren kendin bile olabilirsin. Bence esas olan şudur ki; mantığını, aklını kullanmaya başlarsan iyi edersin. Taş kalpli olmak demiyorum ama akilla hareket etmeye başlarsak iyi ederiz duygusallık bazen de zayıflıktır.

insanların nasıl güdülebilen sürüler haline dönüştürülebildiğini şaşırarak okurken gördüm..Bireysel aklın kalabalıkların onaylamadığı büyük bir güç olduğunu, bireye saldırırken hep iyilik, fedakarlık, misyonlarının arkasına saklandıklarını görürüz.howard roark tüm bu engelleri aşarak her şeye rağmen ben'in bir savunucusu olmuştur.bencillik kötüdür öğretisinin yanlışlığı, ben'in yaratıcılığı güçlendiren akıl ve mantıkla desteklenerek daha da etkili olabileceğini bizlere öğretmiştir.kitabda yaşanan aşk da çok etkileyici, bir o kadar da düşündürücüdür.

Gerçek kurtuluşa ve gerçek çözümlere kendi içimize yapacağımız yolculuklar sonucunda ulaşacağımıza inanırım. Pekçok problemin gerçek sebebini, kendi içimizde çözebileceğimizi düşünüyorum. Bu yüzden de herkes durmaksızın başkalarını eleştirmek yerine, kendisini tedavi etmekle, düzeltmekle başlayabilir. İç yolculuklar sayesinde pekçok şeyi düzeltebiliriz. Ayrıca ben’liğimizi kısıtlayan, zarar vermeye çalışan kim olursa olsun, ben’liğimizden taviz vermeden, masalımızdan doğru zamanda çıkmayı bilmeliyiz ya da en yakınımız bile olsa, çıkması gereken insanı çıkarmalıyız. Yolda tek başımıza yürümek zorunda kalsak da, yola devam etmeliyiz.

Ayn Rand'in psikoloji ego/objektivizm analizleri üzerinden kitapla ilgili yine şu sonuca ulaştım;

howard roark aslında yeterince egoist birisi değildir, sadece yeteneklidir. parazit insan/düşünen insan kıyaslamasına da sonuna kadar katılıyorum. ancak ego tek kişi merkezli kalırsa yeterince büyüyemez, fazla büyüdüğünde problemler yaşanabilir, ki kitabın yazarına da olan buydu bence.

ego'nun büyüyebilmesi için dışarı çıkması gerekir. sadece kendi diktiği binaları görmek istemesi egoist bir mimarın en büyük egosu olamaz, o binaların daha çok olması gerekir, bu da kendisi gibi düşünen başka yetenekli mimarlar olması gerekiyor anlamına gelir. howard'in yetiştirdiği kendi yeteneklerini aşıladığı birilerinin olmasi gerekiyordu. mesele ego ise, büyük ego bunu gerektirir.

Rand, “egoizm” kavramının, etik bir kodun yalnızca bir yönünü tanımladığını ifade eder. Egoizm, bize bir insanın hangi eylemleri yapması gerektiğini değil, onlardan kimin yararlanması gerektiğini anlatır. Egoizm, her insanın birincil ahlaki yükümlülüğünün kendi iyiliğini, esenliğini veya kendi çıkarlarını gerçekleştirmek olduğunu ifade etmektedir. Her insanın “kendi çıkarları ile ilgilenmesi” gerektiğini ifade eder; o kişi, kendi ahlaki eylemlerinin yararlanıcısı olması anlamında “bencil” olmalıdır. Bir insanın rasyonel olarak gerçekleştirdiği bir eylemin sonucundan sorumlu olması gerektiği gibi o eylemden yararlanması gereken de yine o insanın kendisi olmalıdır. Rasyonalite, bir insanın sadece akla uygun eylemde bulunmasını değil aynı zamanda dürüstçe konuşabilmesini de gerektirir: Aklım, gerçeklerim ve değer yargılarım doğrultusunda benim hedeflerime ulaşma aracımdır. Rand'ın belirttiği gibi, “en bencil şey, özgür bir aklın kendi otoritesinden daha yüksek bir otorite tanımaması, kendi gerçeklik yargılarından daha yüksek bir değer tanımamasıdır.

Rasyonel bir varlık olmak, bir seçme eylemiyle bencil olmaktır. Bencil insan, rasyonel insandan başka bir şey değildir çünkü rasyonalitedeki herhangi bir kusurun onun sağlığına zararlı olduğunun farkındadır. Bencil insan, amaçlarını aklın rehberliğinde seçen insandır. Objektivizme göre her insan, kendi düşüncesiyle ve kendi hatırı için yaşamalıdır; her insan, değerlerin peşinden gitmeli ve insan hayatının gerektirdiği erdemleri uygulamalıdır. Objektivist yorumda egoizm, kendi ihtiyaçlarını veya arzularını tatmin etmek için başkalarının ahlaki veya politik haklarını ihlal etme politikası anlamına gelmez. Objektivizm, üretim ve ticaretle yaşayan, arzuladıkları herhangi bir değeri kazanma sorumluluğunu kabul eden ve fedakârlık yapmayı ya da kabul etmeyi reddeden akılcı insanlar arasında çıkar çatışması olmadığını kabul eder. Objektivist, “ben yalnızca kendime değer veririm” demez; “eğer belirli bir kişi iseniz, bundan dolayı kendi hayatım ve mutluluğumun ilerlemesinde benim için bir değer olursunuz” diyor.

Objektivizme göre; genel olarak;

__yorumlandığı şekliyle bencillik, doğuştan bir zayıflık değil nadir bir güçtür. Bu, kendi hayatına ve kişinin aklına sadık kalmanın başarısıdır.

Kitabı okurken doğru bildiğimi mi yapsam, yoksa benden bekleneni mi?Ben de dahil ezici çoğunluğumuz bizden bekleneni yapmıştır. Bu nedenle hem biz, hem de bizden beklentisi olanlar mutlu olmuştur veya mutlu olduğunu sanmışızdır. Ama tarihe baktığımızda topluma yön veren veya çağ atlamaya sebep olanlar bizim gibi düşünenler değil, bizim toplum dışı, garip ya da sıra dışı yani aykırı kişi olarak adlandırdıklarımız daha çok.. Bu kitabı okuduğumda Howard Roark’a hem kızdım, hem imrendim, hem de kendimi suçladım. Ama şu bir gerçek ki, herkes Howard Roark olamaz. Hepimizin çevreden, eğitimden ve aileden gelen kalıplanmışlıklarımız var. Bunun dışına çıkmayı maalesef pek çoğumuz göze alamaz. Ya da kalıba uygun davranmanın verdiği ödüller ve rahatlık bizi bundan alıkoyar.

Kitaba ve Ayn Rand görüşüne göre;
Kendine gerekli olan değerleri, kendi seçimi olarak keşfetmek, iyi eylemleri kendi seçimi olarak uygulamak zorundadır. Çünkü insanın bilinçli bir şekilde yapmış olduğu seçim sonucu kabul ettiği değerler kodu, ahlâk kodudur. Böyle bir sürecin sonucunda ortaya çıkmış olan ahlaki değerler doğrultusunda hareket eden insan, ahlâklı insan olarak değerlendirilebilir. Ahlâklı insan, aklını kullanmadan, tarihsel, toplumsal ve diğer etkenleri göz önünde bulundurmaksızın, ataları tarafından kendisine miras bırakılmış olanı, herhangi bir eleştiriye tabi tutmaksızın tekrarlayan insan değildir. Ahlâk kuralları olarak kabul edilen kuralların, akıl süzgecinden geçirilerek insani değerler doğrultusunda şekillendirilmiş olmaları gerekir. Hiç şüphesiz, insana yaraşır bir ahlâk vardır ve insanın hayatı, kendi değerler standardıdır. Bu demektir ki, Ayn Rand’a göre, rasyonel bir varlığın hayatına uygun her şey iyidir; onu yok edecek her şey kötüdür.

İnsan doğasının gerektirdiği hayat, düşünen bir varlığın hayatıdır. İnsanın hayatı ahlâkın standardıdır fakat kendi hayatınız onun amacıdır. Herhangi bir insanın hedefi dünyada var olmaksa, eylemlerini ve değerlerini insana uygun standartlara göre seçmesi, hayatını sürdürmesi, doyuma erdirmesi gerekir . İnsanın aklı sağ kalmasının temel aracıdır. İnsana hayat verilmiştir ama sağ kalma verilmemiştir.

Rand’a göre insan, hayatta kalmak için düşünmek zorundadır . İnsanın iki temel işi; düşünmek ve üretmektir. Rand’a göre insan, ancak insan olarak hayatta kalabilir. Bir insan, insan olmayı seçerek insan olur. İnsana insan olmayı nasıl seçeceğini ise ahlak öğretir. Ahlakın değer standardı, insana özgü hayattır. Her bireyin ahlaki amacı kendi hayatıdır. Kendi hayatı bir insanın nihai değeridir . Değer, bir eylemin amacıdır . Erdem ise bir değeri elde etmekte kullanılan eylemdir. Her bir insanın kendi nihai değerini yani(kendi hayatını) elde etmesinin, gerçekleştirmesinin aracı olan üç temel değer; akıl, amaç ve gurur duyulacak bir kişiliktir; bunlara denk düşen üç erdem ise rasyonellik, üretkenlik ve kendine saygı ve güvendir . Bu değerler, tek başlarına elde edilemezler, birbirleriyle bağlantılıdırlar: İnsan hayatının merkezi amacı, bütün değerler hiyerarşisini belirleyen merkezi değer, üretken etkinliktir. Akıl, insani üretkenliğin ön şartıdır, onun kaynağıdır. İnsan, hem maddi ihtiyaçlarını gidermek hem de gurur duyulacak bir kişiliğe sahip olmak için üretir; üreterek amacını gerçekleştirdikçe aklına olan güveni artar, kişiliğinden gurur duyar.

Anlatılıp özetlenecek bir şey değil. Kitabın düşüncelerini, sözlerini kitabın kelimeleriyle duymanız lazım. ABD'de incilden sonra en çok satan, okunan ve amerika halkını yine incilden sonra en çok etkileyen kitaptır bundan.

Ayn rand bu kitabı aslinda Avrupa edebiyatını, goetheleri dostoyevskileri balzacları desteklemek amacıyla yazmamıştır. istediği şey, yetiştiği coğrafyanın ihtiyaçlarına cevap verebilmekti. bildiğimiz amerika'dan sesleniyor bize işte. incil'i yorumlamak, savaş anılarından söz etmek, daha yerel örnek vermek gerekirse komşuya oturmaya gitme alışkanlıkları yok onlarda. Romanın konusu baba filmindeki Vito'nunki gibi bir başarı hikayesi işte. rand'ın istediği de amerika'nın üretim-tüketim değerlerini yansıtmaktır. kesinlikle başarılı da olmuştur. biryerlerinde bana maslow'un ihtiyaclar hiyerarsisini hatırlattı. Roark mevcut piramidin en ustu, keating bir alti gibi sanki...

kitabın en büyük destekçileri sinan çetin ve hıncal uluç olmuştur ondan dolayı. manidar bir durum bence. hayatın kaynağı'nı okurken dar ve karanlık sokakları değil de center binaları, sırt sırta vermiş iş kulelerini ve holdingleri gözünüzde canlandırırsınız. birbirini çiğneyerek güç kazanan bireyler vardır kitapta

Rand'ın tanımındaki “ahlak”, “seçim yoluyla kabul edilen değerlerin bir kodudur” ve insanın yalnızca bir sebepten dolayı ona ihtiyacı vardır: Hayatta kalabilmek için ona ihtiyaç duyar. Ahlaki değerler, bir insanın eylemlerinin itici gücüdür . İnsanın hedefi, dünyada var olmaksa eylemlerini ve değerlerini, kendisine (insana) uygun standartlara göre seçmesi gerekir. Rasyonel bir varlık için ilkeli eylem, etkili olan tek eylem türüdür. İlkeli olmak, uzun vadeli bir hedefe ulaşmanın tek yoludur. Objektivist görüşte ahlaki ilkeler, kendini-koruma ile ilgilenen herkes için pratik, dünyevi bir zorunluluktur. Rand’a göre objektivist ahlak, bir değerler kodunu tanımlar. Burada “kod” ile bir insanın uzun vadeli seçme, planlama ve hareket etmesini sağlayan düzenli, hiyerarşik olarak yapılandırılmış, çatışmayan bir ilkeler sistemi ifade edilir. Geçerli bir ahlak kuralının Rand, akla dayalı ve insana uygun bir kodun insan hayatını değer standardı olarak kabul etmesi gerektiğini savunur. “Rasyonel bir varlığın yaşamı için uygun olan her şey iyidir; onu yok eden her şey kötüdür” sevgiden yoksun bir bencillik heykeli çizer kitaplarında. ona göre ahlak, bireye faydası olandır..

Rand, nietzsche'den çok etkilenmiştir ondan. romanlarında kahramanları gerçeklikten tamamen kopuk, kusursuz, herkesin hayran olduğu kişiliklerdir.
Kitabın bir yerinden ondan dolayı şu alıntı geçer;

"namussuz insanların en kötü yanı, kafalarındaki dürüstlük kavramıdır"

Ayn Rand özellikle sosyalistlerle ve eşitliği savunanlarla ilgili korkunç bir öfkesi, tahammülsüzlüğü ve aşağılayıcı ifadeleri var kimi yerde kitapta kapitalizmi övdüğü kısımlar da vardı biraz içerledim dogrusu . sosyalist bir ülkeden kaçıp amerikaya sığındığı için önyargısını anlamak mümkün, ama bunu bir kutuptan diğer kutuba aynı derecede savrularak yapıyor olması, altında başka sıkıntıların olduğunu düşündürüyor.

felsefe dünyasında da felsefeci yerine konmaması ve ciddiye alınmamasının altında bu aşırılıkları yatıyor. dahası, ihtiyacımız olan felsefe kitabındaki bir skandal sözu de şaşırtmadı zannımca yahudi olduğu icin;

" toprağı olmayan bir başka “hükümet” örneği de kendilerine ait bir ülkesi olmayan fakat dünyanın her yerinde terörist saldırılarda bulunan ve “yabancıları” boğazlayan filistinli gerillalardır."

Yine de her insanın okuması gereken dahiyane bir kadın filozoftur..
özellikle iş hayatına atılanlar kesinlikle okumalı bence..

Zannimca her kadın okuyucu etrafimda gozlemledigim kadariyla gibi sonunda bir howard roark beklemek uzere dominique francon oluyordur mutlaka...:)

howard roark harika bir insandır. böyle biri bir yerlerde gerçekten yaşıyorsa tanışmak isterim; tabi dominique francon'la da...
Umarım ben de öyle olurum.

Kitabı okurken geçmişe gittim kendimle savaştım hep.Yenilgilerimi sevdim korkularımı da dışarı da olmak da mutlu ediyor:)

Galiba artık kazanıyorum;)

Inceleme uzun oldu yer yer günlüğe de döndü biliyorum ama Kitap değerli ve basımı bile yok..Yer yer kaynaklardan faydalandım üzerinde ne yazıldıysa okumaya çalıştım bilinmemesi üzücü bence..

Sevdiğim alıntılar:)

Bir fikri yargılamaktansa, bir insanı yargılamak çok daha kolay gelir”

“Düşünmeye çalışma, hisset, dersin. İnanman gerek dersin. Mantığı bir kere kenara ittirdin mi, artık meydan senindir. Ne zaman, neye ihtiyacın olsa elinde sayılır. Düşünen adamı yönetebilir misin? Biz düşünen adamlar istemiyoruz.”

“O dünyada her adamın kafasındaki düşünce, kendi düşüncesi olmayacak, komşusunun kafasındaki düşünceyi keşfetmeye çalışmak olacak, o komşunun da kendi düşüncesi olmayacak, o da öbür komşunun düşüncesini keşfetmeye çalışacak, tabii onun da düşüncesi olmayacak…”

“İtaattan başka bir şey öğrenmemiş insanlardan, sınırsız itaat görmenin zevkini tadacağız. Ona “hizmet” diyeceğiz.”

Bu kitapla ilgili benimle konuşan üzerinde tekrar derin düşüncelere sevkeden saygın değerli insanlara da teşekkür ediyorum onlarin da etkisi var hayli mutlu etti teşekkür ediyorum.

Lütfen okuyun okutun filmi de var izleyin izletin pdf hali mevcut dileyene atarım:)

Iyi okumalar..
984 syf.
·35 günde·Puan vermedi
Kendini gerçekleştirme cesareti elinden alınmış ve buna rağmen köleleştirilmiş özgürlüğüne şükran duyan, üzerindeki bu rezil işgalin farkında bile olmayan insanlığa, karanlıkta açılmış aydınlık bir kapıdır; 'The Fountainhead'... Herkesin içinde bir yerde olan o şüpheci ve egoist sesin, toplum yararına masallarıyla duyulamayacak hale nasıl getirildiğini, kişiliksiz bireylerin nasıl üretildiğini anlatan bu kitabın her okur tarafından muhakkak okunması ve yeter seviyede idrak edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kitap dört ana bölümden, dört ayrı davranış ve varoluş biçiminin insan hüviyetinde cisimleşmesinden oluşmaktadır. Bunlardan ilk üçünü, yeryüzünü ne yazık ki baştan sona kuşatmış olarak görürüz. Bunlar, zevahirde yaşayan lakin gerçekte ölü olan nesnelerdir; kendi benliği olmayan insanlar. Birinci bölümün ölü nesnesi, kendi yararına en kutsal değerlerini bile hayâsızca gözden çıkarabilen, ruhunu satmak hususunda bir an bile tereddüt etmeyen, dünyanın en aşağılık insanı da olsa önemli değil, yeter ki toplum nazarında bir itibar, bir ağırlık kazanmış olsun, toplumun şekillendirdiği insan modeli Peter Keating ile hayat bulmuştur. İkinci insan tipi ise, bu kişiliksiz yığınların zaaflarını kolaçan ederek onları fetheden, kanlarından ve kırılgan hayallerinden beslenen, arzularından istifade eden, vasatlığı pompalayan, böyle büyüyen, kendi fikirlerini onların fikirleri yapan, toplumu şekillendiren, krallığını asalak olmasına borçlu olan Toohey’dir. Üçüncü yaşamın ölü nesnesi ise Gail’dir. Şekillendirilen ve şekillendiren arasında şekillenen ikiyüzlü bir imparator! Her şeyin farkında olan, tüm kokuşmuşluğu gören; ruhlarını satıp geçinenlerle bu ruhları alıp şekillendirenler arasında aracı olan, komisyoncu bir imparator! İyilik, fedakârlık, hayırseverlik, diğerkâmlık adına yapılan sömürüyü kendi çıkarına kullanan, kimin canı ne duymak istiyorsa onu duyuran, ne görmek istiyorsa onu gösteren tutsak bir gazete; Gail. Ve Roark! Tüm ölü nesnelerin arasında yaşayan bir anıt! Her şeyden ve herkesten bağımsız, ne oyuncak olmaya gelmiştir dünyaya ne de oyuncaklarla oynamaya. Ne yönetmek ister ne de yönetilmek. O ateşi keşfedendir ve keşfettiği ateşte yakılan. O tekerleği icat edendir ve icat ettiği tekerleğin altında boynu kırılan. Benliği elinden alınmışların kurşunları önünde, kendi benliğini oluşturan çelik yelektir. Kurşun işlemez. O, içimizdeki yaratıcı güçtür. Eğilip bükülemez. Geride ayak izi bırakmış her ölümsüz isme selam olsun.
984 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bu benim en zor ve en keyifli yazılarımdan biri olacak diye tahmin ediyorum. Kitabı ilk bitirdiğimde, iki gün önce, o kadar heyecan doluydum ki milyonlarca kelimem var gibiydi. Şimdi ise sakin, dingin bir şekilde kendimi ifade yolları arıyorum.
https://expectokitabum.blogspot.com.tr/...en-keyifli.html#more
621 syf.
·13 günde
Ayn Rand'ın okuduğum üçüncü kitabı. Kendisinin yazdığı ilk kitap bu. Hayatın Kaynağı ve Ego gibi bunu da okumaktan çok zevk aldım. Yazarın dili pek ağır sayılmaz ve akıcı bir kurguya sahip. Bu kitap yazarın da ömründen kesitler taşıyormuş. Komunist yaşam biçiminin en azından ilk ortaya çıktığı zamanlarına iyi bir eleştiri olarak görebiliriz bu yüzden de. Hikaye Rusya'nın St. Petersburg şehrinde geçiyor. Olay burjuva kızı Kira ve ailesinin Komunist rejimin ilk isyan dönemlerinde doğduğu topraklara dönmesiyle başlıyor. Lenin'in henüz yeni öldüğü dönemdir bu. Hali hazırda kalplerde yaşamaya devam ettiği dönemler. Halk uzun süre, biraz da burjuvanın onları fazlasıyla ezdiğini düşünerek Komunist rejim gelmesini beklemekteymiş. Komunistler gelecek ve her şey çok güzel olacak...(Bilemiyorum Altan :D) Proleterya sınıfı devleti yeni yeni kendi yaşam biçimlerine uygun hale getiriyor. Tabi bunu yaparken kendilerinden öncesininin güçlülerinin boyunlarına basarak ilerliyorlar. Yani eskinin muktedirleri aciz hale gelmiştir artık. Ama bu demek olmuyor ki burjuva dışında yaşam şartları iyi. Hayır değil. İnsanlar günün çok büyük bir kesimini çalışmaya, ondan arta kalan kısmını ekmek, yağ kuyruklarında geçiriyor. Tabi bunu herkes de yapamıyor, karnesi olan kişiler bu ayrıcalığa(!) sahip. Buradan da kalan zamanı insanlar sosyalleşmeye, tiyatro gösterilerine, müzik şenliklerinde geçirmeye ayırıyorlar. Ama her gittikleri yerde Komunist rejimin soğuk nefesi enselerindedir. Her aktivite ve içeriği rejim tarafından belirlenmiştir. Çok sık söylenen bir laf var: "Size seçenekler sunulması sizi özgür yapmaz." Bu durum biraz onu anlatıyor. Özgürlüğü getirmek isteyen, bunun için ölüp öldüren insanlar her yönetim gibi bir süre sonra getirdikleri özgürlükleri kendilerince evirmeye başlarlar ve meydanlara çıkıp "YAŞASIN PROLETERLER! BİZİMLE OLMAYAN BİZE KARŞIDIR." diye bağırırlar. Toplum onlara sıkı sıkıya bağlıdır ve tabii birbirlerine de."Yoldaş" kelimesi sürekli kullanılır. Sana silahını doğrultan askerle; köşe başındaki teyze ile, manav önünde sıra beklerken senin hakkını gasp eden de yoldaşın sayılır. Kira bu hikayede buna karşı çıkan kişidir. Sırf aynı toplumda yaşıyoruz diye tanımadığım, yaşayışlarını benimsemediğim kişilerle bir bağım olamaz demektedir. Ego ve Hayatın Kaynağı kitabında da bu durum görülür.

"Kime borçluyum? Yan tarafta oturan komşuna mı yoksa köşedeki askere mi? Ya da kooperatifteki katibe mi? Yoksa, kooperatifin önündeki kuyruğa girmiş, ba­şında eski bir kadın şapkası, kolunda sepeti olan ihtiyar adama mı?" "Kira, toplum bu kadar değil ki." "Arka arkaya bir sürü sıfır yazabilirsin. Fakat bu yine de bir şey ifade etmez."

Ayn Rand zaten felsefesini bu çerçevede şekillendirerek "Bu kitap devlete karşı bireyin romanıdır. Konusu hayatın kutsallığıdır" diyor. Bu cümle bana Hayatın Kaynağı kitabında geçen #68384453 cümleri hatırlatıyor. Kira da böyledir. Bu yüzden de mühendis olmak için fakülteye girer ama onu orada yine burjuva kızı olması hasebiyle yine sıkıntılar bekliyordur. Kira, türünün kendine has örneklerindendir. Pek duygusal değildir mesela. Doğa, Tanrı, güzellik gibi kavramlar onda, normal insanlardan çok farklı şeyler ifade eder. Örneğin Kira da #68953788 Roark gibi bakar doğaya. Kira'nın garip dünyasını tanımak için şuraya da bakabilirsiniz: #68294832 Kitabın içinde olmazsa olmaz olarak iyi bir aşk hikayesi de yer alıyor. Biraz siyaset biraz tarih biraz intikam biraz ihtiras biraz hikaye üzerinde uygulamalı kişisel gelişim öğretileri biraz yaşam koçluğu da var. Aşure çorbası gibi kitap daha ne olsun :D Ayn Rand'ın zevk alarak okunma garantili üçüncü kitabı bu.

Ayn Rand hem objektivizm hem de kendisine göre bir kapitalist anlayışı geliştirmiştir. Kendisine yöneltilen eleştiriler de var bu sebeple. O da bu kendi açısından kapitalizm'e bakış açısını anlattığı bir kitap yazmış ama okumadım. Objektivizm'e geri dönecek olursak ise; Ayn Rand üretmeden tüketen insanları, kendiliğini oluşturma girişiminde bulunmamış insanları bir nevi parazit olarak görür. Ona göre "milyonlar dediğin insanların kasvetli ruhları buruşup kokmuş. Onların kendilerine özgü düşünceleri yok. Kendilerine ait düşleri de olamaz. Onlar yemek yer, uyur ve başkalarının kafalarına soktuğu kelimeleri geve­leyip dururlar." Ama yine aynı toplumun bağrından çıkmış gelmiş ve kendi yaratıcılığını oluşturmuş seçkin insanlar da vardır. İşte bu seçkinler toplumun parazitleri tarafından her dönemde sindirilmiştir. Hayatın Kaynağı'nda da bundan bahsediyordu. Ama ikisi arasında bir seçim yapılsa Hayatın Kaynağı' nı tercih edecektir herkes. Çok daha vurucu bir hikayesi vardı onun.
Ayn Rand'ın bakış açısına göre işte bu sebeple en büyük günah olarak Atlas Silkindi'de de şu cümleler yer alıyor: Bilinci bilerek askıya alma, düşünmeyi reddetme...Körlük değil, ama görmeyi reddetme;cahillik değil, ama bilmeyi reddetme... Sırada bu kitabı var ve bayağı uzun görünüyor. Onu da en yakın zamanda okumak istiyorum.

Yaşamak İstiyorum'un pdf'si var. Okumak isteyen ulaşabilir.
984 syf.
1.Bölüm :Kısa inceleme
Malesef mutlaka okuyun diye tavsiye edemiyorum.Dizi veya film senaryosu çıkar.Hatta eskiden Dallas dizisi vardı aynı heyecanla izlenir.Ama insana birşey katar mı, sanmıyorum.Anonim şirketler ,şirket çalışanlarının üretip patronlarına armağan ettiği bir dünya anlatılıyor.Eğer çalışma hayatına yeni  başlayan bir bireyseniz yanlış fikirlere kapılabilirsiniz. Çünkü kitap karekterleri uç fikirler  savunuyor ve eylemlerde bulunuyor.

2.Bölüm: Uzun inceleme
Kahramanları gözümde canlandıramadım.
Nedenini düşününce anlatılan kişilerin tüm içsel çelişkileriyle yazılması diye karar verdim .Kendi adıma bu kadar derinlemesine bir insanı tanıyıp karar verebilecek öngörüm yok .Bu yüzden kafama bir fiziksel görüntü gelmedi.Yada gelenler de sanki bulutlar içinde kaldı.

Kitap bir çok  kitaba bedel hem sayfa hem içerik olarak çok yoğun.
Hayatın içinde var olan bütün alanlar :insan psikolojisi
siyaset, aşk ,ihtiras, delilik, felsefe
herşey var.
Kahramanlar eğitim almış kişiler ve sahip oldukları bilgiler ile hayat arasında dengeyi kurmaya çalışıyorlar.Bilgileri ile gerçekler arasında yaşadıkları çelişkiler çok uç noktalarla anlatılıyor.
Pdf olarak okudum. Çok uzundu.
Bir karekterin kabul edilir tavrını alkışlarken birazdan onu aşağılık,aptal ,mantıksız bulabiliyoruz. Önce bunun gerçek dışı olduğuna karar verdim.sonra  hayatta bu kadar keskin birbirine tamamen zıt karekteristik özellikeri kendi içinde  taşıyan bireyler olduğunu da düşündüm. Her zaman bizi şaşırtan insanlar olmuştur. Kitapta baştan sona  ömürleri anlatılan insanları bütünlük içinde görünce şaşırtıcı gelmemeye başladı.
Bireysel mutluluğu ön planda tutan bir kahramanın karşısında kapitalist toplumda  başkalarının üzerine basarak ilerlemeyi kendine yaşam biçimi seçmiş insanlar var.
Kahramanlardan biri başkalarının başarısızlığının kendini başarılı göstereceğini düşünerek bundan haz alıyor  ama  bu karekteri kendini rahatsız ediyor. vicdanını insani duygularını susturuyor. Böyle  susturarak iyi yerlere geleceğini düşünüyor.
Çünkü gerçek kapitalist dünyanın kuralı budur.
Bir yerde tüm değerlere güvenini yitirip inandığı hiç birşey kalmayınca ruhsuz bir adama dönen medya patronuyla karşılaşıyoruz.keske o noktaya gelmeseydi diye içimden geçti.
Bir şey dikkatimi çekti : karekterlerden  birini komünist olarak tanımlayan ve eylemlerine bu doğrultuda yön verdiğini yazan yazar sonra  bu karakteri  ısrarla kaypak ahlaksız vurgusu yaparak gözden düşürüyor.
Bunun bilinçli bir anti komünizm çabası olduğunu düşünüyorum.
Çünkü çok bariz vurgular var.
Medyanın,halkın sesi olmak, halkın yararını gözetmek yerine günlük çıkarlar peşinde olması bayağı bir şekilde işlenmiş.Velhasıl hayatı bu kitaptan öğrenmeye kalkmamak lazım.Bir hayat tecrübesine sahip olanların okuduktan sonra eleştirel bakması daha kolay olabilir ki bence öyle okunmalı.
Çok alıntı yaptım.Çünkü yaşam felsefesine dair konuşmalar var.Yapılanlar söylenenleri tutmuyor o da başka bir konu.
Yanlış anlamayın ama okuyucular eğer çok şey öğrenilecek bir kitap olarak görüp öğrendikleri şey olarak bireysel haz için yaşayan bir adamın felsefesini göklere çıkarıyorlarsa bu kitap yanlış şeyler öğretiyor. okunmasın daha iyi diye düşünüyorum.Evet ortalama üstü bir kitap çelişkileri görüp dile getiren için.Bireysel haz mı yoksa çıkarcı insan mı ? İkisi de değil.Ama yazar malesef tercih yapın diyor ve bu oyuna geliniyor.Yada kayıtsız şartsız teslim olan bir kadın mı yoksa teslim olmamak için çirkefleşen bir kadın mı ? Evet yine tercih edin diyor .İkisi de değil .İşte bunları görüyorsak doğru okuduk diyorum. Teşekkürler .Burada bırakayım uzun inceleme okumayı sevmiyorum.Benim gibi sevmeyenleri sıkmak istemiyorum.
80 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10
Öncelik Kitabı okuyanlara veya okuyacak olanlara 2014 yapımı Divergent (Uyumsuz) filmini öneririm. Konu çok benzer, kurgulanan dünya neredeyse aynı..Ama filmin sonuna dikkat edin :)

‘Biz’ kelimesi ilk kelime, bilinen ilk şey olamaz, olmamalıdır. Bu kelime insanların ruhuna ‘Ben’den önce yerleştirilmemelidir. Yoksa bir canavar haline gelir.”

Kitabın temel özeti olan alıntı bu bence..

Ayn Randın büyük kitabı hayatin kaynağından sonra okuduğum ikinci eseri..
Beklentim açıkçası biraz yüksekti ilk muhteşem büyük yapıtından sonra belki bilemiyorum.. yanlış anlaşılmasın tabiki bu eseri de güzel ama birkaç görüşü hitap etmedi.

bazı konular da haklilik payı daha yüksek tabiki.Kapitalizm için bunu söyleyemem sadece.Evet konuyla olgili kitapta da temel Rand felsefesi şu şekilde ;

Rand’a göre kapitalizm, rasyonel bir varlığın hayatını devam ettirmesine uygun tek sistem olduğu için savunuyor. İnsan tabiatının ve hayatta kalmanın gerektirdiklerini açıklaması bakımından metafizik, kapitalizm, etik olarak bireysel haklar ve siyasi olarak özgürlük ve epistemolojik temel olarak akıl. Tutarlı bir siyaset teorisinin kurulması ve bunun pratiği, ancak böyle bir temel üzerinde gerçekleştirilebilir.Ben bu şekilde olan felsefeye nazaran komünizmi savunmaktan ziyade Che'nin konuyla ilgili yaptığı söze daha çok hak veriyorum.

"komünizmi kariyer serbestliği yok deye eleştirenler kapitalizmde kapitalistlerin belirlediği kariyerleri yaşayıp bu serbestliğin var olduğunu sanıyorlar". kısacası kapitalizmde herkes kazanan olamayacağı gibi kaybeden insanların sayısı kazanan insanlardan kat be kat fazladır ve birilerinin tırnaklarıyla kazanan olması da aslında kapitalizmin seni yine sömürdüğü, dayattığı ve iknâ ettiği yoldur.

Ben bu görüşle birlikte Randin belki yaşadıklarının etkili olduğunu düşünerek ve o günkü bakış açısıyla bakmaya çalıştım. yaşadıkları ağır çünkü
ama şimdi hal böyleyken kapitalizm sayesinde aç karınımızın doyduğunu ve kapitalizmin gelişimi körüklediğini idda etmek saçmalığın daniskası gelir bana
bencilliği, rekabeti ve kar güdüsünü temel alan bir sistem insanlık dışıdır.

Şimdi yaşadıkları dedim biraz anlatayım kitapta anlatılanlar çok duygulanırdı özellikle kadın bir filozofun gücünü ve okunmasi gerektiğini görmemi sağladı tekrar.

Bizim şehrimizde aşırı sevinçli olmak veya vücudumuzun sağlığından dolayı memnun olmak da iyi değildir. Çünkü tek başımıza ele alındığımızda bizim hiçbir önemimiz yoktur. Yaşamamız ve ölmemizin de bizim için hiçbir önem taşımaması gerekir. Biz ancak kardeşlerimizin arzusuna göre yaşar veya ölürüz. (syf: 28)

Herkesten ayrı gülmek değil, gülümsemek bile yasak. Düşünmek en büyük suç.( İşleyen bir kafa ile doğmuş olmak bizim şehrimizde büyük bir suçtur. Kardeşlerimizden daha değişik olmak iyi bir şey değildir. Onlardan üstün olmak ise affedilmesi imkansız bir kötülüktür. syf:7 )

Meslek seçmek, eş seçmek vs düşünülemez bile. Mesleği, 15 yaşına gelince meslekler meclisi denen 5 kişiden oluşan bir heyet seçiyor. Eş olayı apayrı bir kabus. Kişiler sadece yılda 1 kez, ayrıntı anlatılmamış ama sanırım labaratuar gibi bir ortamda tabir caizse çiftleştiriliyor.(Bütün insanları sevmemiz gerektiğine ve bütün insanlar bizim arkadaşımız olduğuna göre onların arasından herhangi birini daha çok sevmemiz, tercih etmemiz ayrılık yaratmış olmaktan ileri gelen büyük bir suçtur. syf:15)

Rand Pozitivist bir yaklaşımla aklı ve ona bağlı olan mantığı her şeyin üzerinde tutan, duyguları ve hisleri gerçeklikten ayrı tutan bir bakış sergiliyor kitapta . Bireyin kendi mutluluğunu her şeyden üstün tutan ve bireyin sistem için kendisini feda etmesine kesinlikle karşı olan Ayn Rand’ın görüşleri bugün çok fazla benimsenmekle birlikte, aynı zamanda pek çok tartışmanın da konusu olmakta.

Rand, The Objectivist (1971) isimli eserinde
aslında bu kitapla paralel niteliğinde olan görüşleriyle ilgili şunları söylemekte ;

“Ben asıl olarak, bir kapitalizm savunucusu değil, fakat bir egoizm savunucusuyum; esasen egoizmin de değil, aklın bir savunucusuyum. Eğer bir kişi aklın üstünlüğünü kabul ediyorsa ve onu tutarlı bir şekilde kullanıyorsa gerisi kolaydır. Bu (aklın üstünlüğü) benim çalışmamın ve objektivizmin asıl ilgi alanıdır, böyle olmuştur ve böyle olacaktır”.

Rand’ın objektivizm anlayışında akıl ön plana çıkar. Ona göre akıl insanoğlunun asıl özelliği, hayatta kalmasının asıl yoludur. Bu nedenle, faaliyet göstermek için aklın gerektirdiği her şey insan hayatının bir gerekliliğidir. Ayn Rand’ın temel yaklaşımı, insan aklının gerçekliği tam olarak kavrayabileceğidir. Objektivizm, gerçekliğin doğru bilgisine ulaşmanın tek geçerli yolunun akıl ve mantık olduğunu kabul eder.
Objektivist ahlak anlayışı, insanın hayattaki en önemli amacının kendi mutluluğunu sağlamak olduğunu vurgular. Bireyin başkalarının mutluluğu için kendisini feda etmesini ya da kendi mutluluğu için başkalarını kurban etmesini ahlaksızlık olarak tanımlar; alturizmin bütün biçimlerini reddeder buna kitapta yine değiniyor.

Kitapta diğer önemli kısım;

Kardeşlerimizin başları eğik, gözleri donuktur. Onlar hiçbir zaman birbirlerinin gözlerinin içine bakamazlar. Kardeşlerimizin omuzları çökük ve adeleleri zayıftır. Sanki vücutları büzülüyormuş ve ortadan yok olmak istiyormuş gibi bir halleri vardır. Kardeşlerimize bakarken aklımıza gelen yegane kelime korku kelimesi. Yatakhanelerin, sokakların havasında hep korku var. Korku bizim şehrimizde kol geziyor. İsmi olan fakat şekli olmayan bir korku bu. Bütün insanlar bunu hissediyorlar ama bu korku hakkında konuşmaktan korkuyorlar. syf:27

İnsanların “BEN”liklerinin tamamen yok edilip “BİZ” bilincinin yaratıldığı bu dünyada yine insanların isimleri yok. Rakamlarla ifade ediliyorlar. Biz vurgusu o derece vurgulanmış ki kahramanımız Eşitlik 7-2521 kendisinden biz diye bahsediyor hatta başta anlamakta zorlandım birkaç kişilk bir grup sandım Eşitlik 7-2521 i. Kitapta asla 1. tekil şahıs kullanılmamış çünkü böyle düşünmek yasak “BEN “demek suç..

İnsanlar birbirlerinin yüzlerine gözlerinin içine dahi bakamıyor, hepsi mutsuz. Ama bunun farkında değiller çünkü suç işlemek korkuusuyla bunu düşünemiyorlar, düşünmüyorlar. İşte böylesi kabus bir dünyada kahramanımız Eşitlik 7-2521 ‘in kendi benliğinin farkına varması düşünmeyi öğrenmesi işıgı ve aşkı bulması anlatılmış.

Tavsiye edilen ve istifade edilen kaynak ;
Objektivist Etik ya da Rasyonel Bencillik Ahlakı (Mücella CAN)oldukça güzel bir makale..

Iyi okumalar dilerim..

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayn Rand
Unvan:
Amerikalı romancı, filozof, oyun yazarı, senarist
Doğum:
Rusya, 2 Şubat 1905
Ölüm:
New York, ABD, 6 Mart 1982
Ayn Rand (2 Şubat 1905 – 6 Mart 1982, ilk adı Alisa Zinovyevna Rosenbaum), kurduğu objektivizm felsefesi ve yazdığı Yaşamak İstiyorum (We the Living), Ben (Anthem), Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged) kitapları ve objektivizm felsefesiyle tanınan düşünür-yazar.

Felsefesi ve kitapları kendi bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizm mefhumlarını vurgular. Devletin özgür bir toplumda yasal ama minimal bir role sahip olduğuna inanan Rand, sıkı bir minarşisttir. Liberteryenler ve Amerikalı muhafazakarlar arasında önemli bir etkisi olmuştur.

Romanları kendisine özgü oluşturduğu bir kahramanın tanıtımını merkez alır, Kahraman kendi yeteneği özgünlüğü ve bağımsızlığı yüzünden toplumla çatışır, ama bu çatışmalar onun hataları yüzünden değil, rasyonel davrandığı ve yürekten gelen bir şekilde kendi çıkarı için çalıştığı için olur. Rand'a göre rasyonel düşünen akıllar için çatışma söz konusu değildir. Kahraman yine de idealleri doğrultusunda devam eder. Rand bu kahramanı ideal insan olarak görür ve literatürünün bu tip insanlar için bir tanıtım yeri olmasını amaç edinir.

O'na göre,

İnsan değerlerini ve hareketlerini mantık kullanarak seçmelidir,

Bireylerin kendilerini başkaları için feda etmeden ve aynısını başkalarından beklemeden kendi amaçları için yaşamaya hakları vardır,

Kimsenin bir başkasının haklarına güç kullanarak tecavüz etmeye ya da güç kullanarak ona kendi fikirlerini empoze etmeye hakkı yoktur.


Biyografisi
Gençlik yılları

Ayn Rand Rusya'da Saint Petersburg'da doğdu. Yahudi bir ailenin üç kızının en büyüğü idi. Ailesi agnostik ve dine karşı ilgisizdi. Küçük yaşlarından itibaren edebiyat ve sinemaya ilgi duydu. Yedi yaşındayken hikâyeler ve oyunlar yazmaya başladı. Annesi ona Fransızca öğretme görevini üstlendi ve çocuklar için hikâyelerin bulunduğu bir dergiye abone oldu. Bu dergilerde Rand ilk çocukluk kahramanını buldu: Rudyard Kipling tarzı bir hikâye olan Gizemli Vadi'de yerli bir subay, Cyrus Paltons.

Gençlik yılları boyunca Sir Walter Scott, Alexandre Dumas ve diğer romantik yazarların kitaplarını okudu ve genel olarak romantizm akımına karşı tutkulu bir sevgi besledi. 13 yaşında Victor Hugo'yu keşfetti ve romanlarına aşık oldu. Sonraki yıllarda Rand onu en sevdiği, dünya edebiyatının en büyük roman yazarı olarak adlandırmıştır.

Petrograt Üniversitesi'nde felsefe ve tarih okudu. Üniversite yıllarında yaptığı en büyük keşifler Edmond Rostand, Friedrich Schiller ve Fyodor Dostoyevski oldu. Rostand'a zengin, romantik hayal gücü, Schiller'e de büyük, kahramansı etkisi yüzünden hayranlık besledi. Dostoevsky'e kurduğu drama ve yaptığı derin ahlaki analizler yüzünden hayrandı, ama felsefesine ve hayat anlayışına derinden karşıydı.

Kısa öyküler ve oyunlar yazmaya devam etti, ve yoğun bir şekilde anti-sovyet fikirler içeren düzensiz bir günlük tuttu. Nietzsche ile de tanıştı, Zerdüşt Böyle Diyordu'daki kahramanca ve özgür adamı yüceltişini beğendi, ama aynı zamanda felsefesine romanlarının önsöz kısmında haşince eleştirecek kadar karşı oldu.

Rand'ı açık ara en çok etkileyen isim özellike Mantık adlı eseriyle Aristoteles'tir, onu gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak gördü ve sonradan etkilendiği tek filozof olduğunu söyledi.

Sonradan 1924'te devlet sinema sanatları enstitüsüne girdi ama 1925'te kendisine Amerika'daki akrabalarını ziyaret etmek için bir vize verildi. Şubat 1926'da 21 yaşında ABD'ye geldi ve akrabalarıyla Chicago'da geçirdiği kısa bir süreden sonra bir daha hiçbir zaman Sovyetler Birliği'ne geri dönmemeye karar verdi. Senarist olma hayali ile Hollywoodyollarına düştü.

Sonradan ismini Ayn Rand olarak değiştirdi. İsmini Remington Rand daktilosundan aldığına dair bir rivayet vardır ama o Ayn Rand ismini daktilo piyasaya çıkmadan önce kullanmaya başlamıştır. Ayn adını Finlandiyalı bir yazardan etkilenip aldığını söylemiştir. Bu Finlandiya-Estonyalı bir yazar olan Aino Kallas olabilir, ama Fince konuşulan ülkelerde bu isme ve varyasyonlarına sıklıkla rastlandığı için kesin olarak bilinmiyor.

Önemli eserleri

Başlangıçta Hollywood'da bocaladı ve basit ihtiyaçlarını karşılayabilmek için tuhaf işlere girdi. Ek olarak Cecil B. DeMille'in King of Kings'inde çalışırken gözüne çarpan hırslı, genç bir aktörle tanıştı, Frank O'Connor. İkisi 1929 yılında evlendiler. 1931 yılında Rand Amerikan vatandaşlığına kabul edildi.

Edebi ilk başarısını 1932 yılında Red Pawn adlı senaryosunu Universal stüdyolarına satarak yakaladı. Ardından 1934'te 16 Ocak Gecesi (Night of January 16th) adlı eserini yayımladı ve bu eser büyük ölçüde başarılı oldu. Sonra 1936'da Yaşamak İstiyorum (We the Living), 1938'de de Ben (Anthem) adlı romanlarını yazdı.

Yaşamak İstiyorum Amerikalı eleştirmenlerden orta, İngiltere'de ise iyi bir tepki aldı, ama Anthem tuhaf yayımlanma hikâyesi yüzünden sadece İngilterede ama önemli bir beğeni kazandı. Rand Amerikayı o yıllarda etkisine alan kızıl dönem'e (the red decade) son derece karşıydı ve aslında Anthem Amerikada yayıncı bile bulamadı, ilk baskısı İngiltere'de yapılmıştır. Bunun yanında, Rand hala edebi üslunu tam olarak geliştirememişti ve romanları hala gelişmesini tamamlamamıştı.

Roma'daki Scalara film şirketi tarafından 1942'de Ayn Rand'ın haberi olmadan Yaşamak İstiyorum kitabı üzerine 2 film yapıldı: Noi vivi veAddio, Kira. Benito Mussolini yönetimindeki İtalyan hükümeti ikisini de sansürledi fakat anti-sovyet içeriği yüzünden yayınlanmasına izin verdi. Filmler başarı kazandı ve halk çabucak filmlerin komünizm'e olduğu kadar faşizm'e de karşı olduğunu anladı, kısa süre sonra da hükümet yasaklamaya karar verdi. Sonradan filmler elden geçirildi ve Rand'ın onayı ile We the Living adı ile 1986 yılında yayınlandı.

Rand'ın profesyonel anlamda ilk büyük başarısı yazımı 7 sene süren ve 1943 yılında yayınlanan Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) romanı oldu. Roman 12 yayıncı firma tarafından "fazla entelektüel ve Amerikan düşünce tarzına karşı" olması gerekçesiyle geri çevrildi, "bu kitabı okuyacak bir kitle yok" 'tu. Sonunda kitap Archibald Ogden'in kitabı beğenmesi ve editörlük kurulunda kabul ettirmesi sayesindeBobbs-Merrill Company yayınevi tarafından basıldı. İlk zorluklara rağmen Hayatın Kaynağı dünya çapında bir başarıya kavuşarak Ayn Rand'a ün ve ekonomik rahatlama getirdi.

Hayatın Kaynağı'nın teması "insanın ruhundaki bireycilik ve kollektivistlik"tir. Beş ana karakteri konu alır. Başkahraman Howard Roark, Rand'ın idealidir, yüce ruhlu, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı, hiçkimsenin bir başkasının tarzını herhangi bir alanda, özellikte mimaride kopya etmemesi gerektiğini düşünen bir mimar. Romandaki diğer tüm karakterler yoğunluğu değişmekle birlikte ondan değerlerinden feragat etmesini talep ederler ama o kararlılığını muhafaza eder. Roark'ın ilginç bir başka yönü de, bu savaşını alışılagelmiş diğer kahramanlar gibi özgünlüğü ve dünyanın adaletsizliği ile ilgili uzun ve tutkulu monologlara girerek değil, aksine kibirli, neredeyse küçümseyici bir suskunluk ve birkaç küçük söz ile yapar.

Rand'ın "magnum opus"u, en büyük eseri Atlas Vazgeçti'dir. (Atlas Shrugged) 1957 yılında yayımlanmış ve dünya çapında bir bestseller olmuştur. (Kitabın adının Türkçe karşılığı "Atlas Silkindi"'dir. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas'ın artık vazgeçtiğine yapılan bir göndermedir. Türkçe çevirisinde "Atlas Vazgeçti" ismi kullanılmıştır.) Atlas Vazgeçti, Ayn Rand'ın objektivist felsefesini en iyi ve bütün şekilde anlattığı romanıdır. Kitapta yer alan şu sözleri düşüncesini özetler:

"Benim felsefem, özünde, hayattaki ahlaki amacı kendi mutluluğu olan, varlığının yegane amacı ve en yüce eseri olarak yaratıcı üretkenliğini gören kahramansı bir varlık, bir insan konseptidir."

Atlas Vazgeçti'nin ana teması "insan aklının toplumdaki rolü" dür. Rand sanayiciyi tüm toplumlardaki en değerli organ olarak görür ve sanayicilere karşı duyulan genel kızgınlığı son derece sert bir biçimde eleştirir. Bu duyguları onu Amerikalı sanayicilerin greve gittiği ve dağlık bir alanda saklanmayı seçtiği bir roman yazmaya iter. Toplumun sömürücü olarak gördüğü, aşağıladığı ve suçladığı bu idealist, yaratıcı insanların kaçmasıyla Amerikan toplumu ve ekonomisi genel anlamda çöküşe girer. Hükümet sanayi üzerindeki zaten boğucu olan kontrollerini artırarak tepki gösterir. Roman her ne kadar politik bir temayı merkez almışsa da seks, müzik, tıp ve insan yetenekleri gibi birçok farklı ve kompleks meseleyi irdeler.

Nathaniel Branden, karısı Barbara, Alan Greenspan ve Leonard Peikoff gibi başkaları ile birlikte Ayn Rand, Felsefesini tanıtmak ve yaymak üzere objektivist hareketi başlatır.

Objektivist Hareket

1950'de Rand New York'a taşındı ve 1951'de 19 yaşında genç bir psikoloji öğrencisi olan Nathaniel Branden ile tanıştı. 14 yaşındayken Hayatın Kaynağı'nı okuyan Branden Rand'ın açığa çıkan objektivist felsefesini kendisiyle tartışmaktan zevk alıyordu. Branden ve bazı arkadaşları ile birlikte bir grup oluşturdular ve ileride Birleşik Devletler Merkez Bankası başkanı olacak Alan Greenspan'ın da katılımından faydalandılar. Yıllar sonra her ikisi de evli olmasına rağmen Rand ve Branden'ın arkadaşlıkları romantik bir ilişkiye dönüştü. Eşleri tarafından kabullenilmesine rağmen bu ilişki Branden'ın önce eşinden ayrılmasına sonra da boşanmalarına sebep oldu. 60 ve 70'li yıllarda Rand objektivist felsefeyi kitaplarıyla ve çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmalarla geliştirip yaydı. Konuşmalarının çoğunu Nathaniel Branden'ın felsefeyi yaymak için kurduğu Nathaniel Branden Estitüsü'nde (NBI) yaptı.

1968'de Karmaşık bir dizi ayrılma-birleşmeden ve Nathaniel Branden'ın Patrecia Scott ile olan ilişkisini öğrendikten sonra hem kendisi, hem de karısı Barbara Branden ile olan münasebetini kesin bir şekilde bitirdi. (Bu ilişki Rand-Branden ilişkisiyle çakışmamıştır.) Rand NBI ile ilişkisini bitirdi ve "The Objektivist" dergisinde yayınladığı bir mektupla Branden ile olan ayrılıklarını duyurdu. Birdaha biraraya gelmediler ve Branden objektivist harekette bir "persona non grata" oldu.

Sonradan başka ayrılıkların ve kocasının 1979'daki ölümünün de etkisiyle objektivist harekete yönelik aktiviteleri azaldı. Son projelerinden biri Atlas Vazgeçti'nin bir televizyon uyarlamasıydı.

Rand yakalandığı kanser hastalığını yendikten sonra 6 Mart 1982'de kalp krizinden öldü. Mezarı Valhalla, New York'takiKensico mezarlığı'ndadır.

Yazar istatistikleri

  • 613 okur beğendi.
  • 2.569 okur okudu.
  • 230 okur okuyor.
  • 4.687 okur okuyacak.
  • 89 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları