Puan vermedi·395 syf.····Okunma: 20 Mart 2026 00:00 Hayatta kalmanın kirli sanatı. Moll Flanders’ın ardından bir gece, bir kahve ve kendime notlar. Başlıyorum. Sessizce. Sanki karşımda sen oturuyorsun, kahvemi yudumluyorum ve içimden gelen her şeyi döküyorum. Ne bir ders vermek niyetindeyim ne de bir edebiyat tezi yazmaya. Sadece düşünüyorum, hissediyorum ve Defoe’nun bu kadını üzerinden kendimi sorguluyorum. Bazen bir kitap vardır, yüzyıllar önce yazılmıştır ama sanki bugün, şu an, senin için yazılmış gibidir. Daniel Defoe’nun Moll Flanders’ı benim için tam olarak bu. 1722’de yayımlanmış bir roman. Düşün, üç yüz yıl. O zamanlar Londra’nın pis kokulu sokaklarında dolaşan bir kadının hikâyesi, neden hâlâ bu kadar taze, bu kadar acıtıcı, bu kadar tanıdık? Çünkü Defoe, bir kadın çizmiş ama aslında insanı çizmiş. Ve insanın doğası, ne yazık ki ne üç yüz yılda ne de üç bin yılda değişiyor. Moll Flanders, adını bile sonradan alır. Belki de bu yüzden, aslında hepimizin ortak adıdır o. Kayıp, kimsesiz, kendini inşa etmek zorunda kalan herkesin. Okurken fark ettim ki, Moll’un en büyük düşmanı açlık ya da yoksulluk değil. En büyük düşmanı yalnızlık. Öksüz büyüyor. Kimsesiz. İlk genç kızlığında bir aile yanında himaye görüyor ama asla “ait” olamıyor. Sonra evleniyor, kocası ölüyor. Tekrar evleniyor, aldatılıyor, terk ediliyor, bazen kendisi terk ediyor. Her seferinde yeniden başlıyor ama hiçbir zaman tam anlamıyla bir yere kök salamıyor. Bu bana ne hissettiriyor biliyor musun? Kendi hayatımdaki o “tam tutunamama” anlarını. Ne zaman her şey yolunda girse, bir şey oluyor. Bir taş yerinden oynuyor. Moll’un her evliliğinde, her kaçışında, her yeni şehre varışında hissettiği o “acaba bu sefer olacak mı?” tedirginliği… İşte o duygu, bana çok tanıdık. Defoe, Moll’un iç dünyasını öyle ustalıkla yazıyor ki, onun çaresizliğini hissetmemek elde değil. Ve hissettiğim anda da yargılarım düşüyor. Çünkü yargılamak, anlamaktan daha kolay. Ama Defoe bana “Anla,” demiyor. Sadece “Bak,” diyor. Ve ben bakarken, kendi yalnızlığımı görüyorum. Şimdi biraz akademik takılayım, ama sıkıcı olmadan. Moll Flanders, edebiyat tarihinde “picaresque” romanın en iyi örneklerinden biri olarak anılır. Yani bir eşkıyanın, bir serserinin maceralarını anlatan roman. Ama Defoe, bu türü ters yüz eder. Çünkü Moll, aslında bir “anti-kahraman”dır. Ne tam kötüdür ne tam iyi. Ne tam kurban ne tam fail. Bu belirsizlik, romanın en büyük felsefi gücüdür. Soru şu: Moll hırsız mıdır, yoksa bir sistemin kurbanı mı? Beş kere evlenir, bazen kocasını aldatır, çalar, yalan söyler. Ama yaşadığı dönemde bir kadının tek sermayesi ya güzelliğidir ya rahmidir ya da kurnazlığı. Defoe, bunu hiç gizlemez. Moll’un yaptığı seçimler, aslında ona sunulan tek seçimlerdir çoğu zaman. Düşünüyorum da, günümüzde bu kadar farklı mı? Kadınlar hâlâ “nasıl göründükleri” üzerinden değerlendirilmiyor mu? Hâlâ bir erkeğin yanında “tamamlanmış” sayılmıyor mu? Hâlâ “iyi kadın” ile “kötü kadın” arasında keskin bir çizgi çekilmiyor mu? Moll, bu çizginin tam üzerinde yürüyor. Ve Defoe, bize “Bu çizgiyi kim çizdi?” sorusunu sorduruyor. Cevap vermiyor. Sadece sorgulatıyor. İşte bu yüzden felsefi. İşte bu yüzden hâlâ güncel. Ama asıl mesele şu: Kalbime işleyen pişmanlık ve affetmek. Moll, yaptıklarından pişman oluyor mu? Evet. Hem de öyle hafif bir “ayıp oldu”yla değil, yüreğinin ta derinlerinden gelen bir sancıyla. Defoe, onun hırsızlık sahnelerinden hemen sonra, odasına kapanıp titrediği, ağladığı, Tanrı’ya yalvardığı anları yazar. İşte o anlarda Moll, suçlu değil insan olur. Hata yapmış, canı yanmış, korkmuş, yalvarmış bir insan. Peki bu pişmanlık, onu affedilir kılar mı? Kimin affı? Toplumun mu? Okurun mu? Tanrı’nın mı? Defoe, bu soruyu cevapsız bırakır. Çünkü cevap, her okurun kendi vicdanında gizlidir. Ben, Moll’u affettim. Ama kendimi ne kadar affedebiliyorum? İşte asıl mesele bu. Moll’un çocuklarından ayrıldığı anlar var. Bir anne olarak (belki sen de bir ebeveynsin, belki de değilsin, ama insan olarak) o ayrılıkların acısını tarif etmek imkânsız. Defoe, bu anları yazarken tüm edebi ustalığını konuşturmuş. Cümleler yalındır ama her kelime bir hançer gibi saplanır. “Çocuğumu bıraktım,” der Moll. Ve başka bir şey demez. Ama o boşluk, o suskunluk, yüzlerce sayfalık anlatımdan daha çok anlatır. Şimdi biraz daha düşünelim. Moll’un hırsızlıkları, sadece açgözlülükten mi? Yoksa bir tür hayatta kalma sanatı mı? Defoe, bunu da sorgulatır. Moll, bir noktadan sonra hırsızlığı bir meslek gibi yapar. Planlar, stratejiler geliştirir, riskleri hesaplar. Artık çalmak için değil, çalmayı mükemmelleştirmek için yaşar. Bu, bana insan doğasının en karanlık yanını gösterir: Alışmak. İnsan, neye alışırsa onu normalleştirir. Moll, önce “bir kerecik” diye başlar, sonra “son bir kere” der, sonra “bu benim işim” der. Ve artık dönüşü olmayan bir noktadadır. Bu bana, kendi hayatımdaki küçük “bir kerecik”leri hatırlatır. Beyaz yalanlar, küçük ihanetler, “herkes yapıyor” diye geçiştirdiğimiz şeyler. Moll, büyük suçlar işler. Ama onun yolculuğu, küçük sıradanlıklarımızın büyük uçurumlara nasıl dönüşebileceğini gösteren bir uyarı ışığı gibidir. Defoe’nun diline de birkaç laf etmeden olmaz. Çok süslü değil, çok “edebi” değil. Hatta bazen kuru bile diyebilirsin. Ama bu kasıtlı. Defoe, romanı Moll’un ağzından, bir itirafname gibi yazmış. Sanki yaşlı bir kadın, yıllar sonra oturmuş, “Bakın neler yaptım,” diyor. O yalınlık, olayların vahşetini daha da görünür kılıyor. Çünkü süs yok, bahane yok, sadece olanlar var. Bu anlatım tekniği, romanın belgesel tadını artırmış. Okurken bazen gerçek bir hayat hikâyesi okuduğunu sanırsın. Defoe, bu illüzyonu bilinçli olarak yaratmış. Çünkü amacı, kurmaca olduğunu unutturup, meselenin özüne, yani insan doğasının çelişkilerine odaklanmandır. Romanın en güçlü bölümü, Moll’un hapishaneye düştüğü andır. O ana kadar kurnaz, çevik, hep bir adım önde olan kadın, şimdi dört duvar arasında, çaresizdir. İşte bu çaresizlik, onu gerçek bir dönüşüme sürükler. Defoe, bu dönüşümü dini bir uyanış olarak yazmış. Ama ben, bunu sadece dini değil, varoluşsal bir hesaplaşma olarak okudum. Moll, hapishanede kendisiyle yüzleşir. Tüm hayatını, tüm seçimlerini, tüm kayıplarını düşünür. Ve bir karar verir: Değişmek. Ama işin felsefesi şurada: Moll değişir mi? Yoksa sadece koşullar mı değişir? Romanın sonunda Amerika’ya gider, eski kocasıyla barışır, çocuklarına kavuşur, müreffeh bir hayat kurar. Ama içindeki o kurnaz, o hesapçı, o hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden kadın tamamen yok olur mu? Sanmıyorum. Defoe’nun söylediği şu belki de: İnsan tamamen değişmez. Ama farkında olarak yaşamayı öğrenebilir. Moll, sonunda farkında biridir. Yaptıklarının yanlış olduğunu bilir, pişmanlık duyar, ama yine de yaptıklarını inkar etmez. Bu, olgunluğun ta kendisidir bence. Bu kitabı kapattığımda, bir kadının hikâyesini okuduğumu düşünmedim. Kendi hikâyemin bazı sayfalarını çevirdiğimi düşündüm. Moll’un hataları benim hatalarım değil belki. Ama onun korkuları, yalnızlığı, kabullenme çabası, yeniden başlama cesareti… Bunlar bana ait. Defoe, bana bir ayna tutmuş. Ve o aynada, ne tam bir kahraman ne tam bir kötü karakter gördüm. Sadece bir insan gördüm. Kusurlu, kırılgan, hata yapan, ama pes etmeyen. Belki de bu yüzden Moll Flanders bir başyapıt. Çünkü bize kusursuz birini anlatmıyor. Bize kendimizi anlatıyor. Ve kendimizle yüzleşmek, dünyanın en zor, en acılı, en gerekli şeyi. Kahvemi bitiriyorum. Kitabı kapatıyorum. Ama Moll, içimde bir yerlerde hâlâ fısıldıyor: “Peki ya sen? Sen ne yaptın bütün bu yıllar boyunca?” Ve cevap vermek zorundayım. Ama şimdilik susuyorum. Çünkü bazen en derin cevaplar, sadece sessizlikte duyulur.