Hayatta kalmanın kirli sanatı. Moll Flanders’ın ardından bir gece, bir kahve ve kendime notlar. Başlıyorum. Sessizce. Sanki karşımda sen oturuyorsun, kahvemi yudumluyorum ve içimden gelen her şeyi döküyorum. Ne bir ders vermek niyetindeyim ne de bir edebiyat tezi yazmaya. Sadece düşünüyorum, hissediyorum ve Defoe’nun bu kadını üzerinden kendimi sorguluyorum. Bazen bir kitap vardır, yüzyıllar önce yazılmıştır ama sanki bugün, şu an, senin için yazılmış gibidir. Daniel Defoe’nun Moll Flanders’ı benim için tam olarak bu. 1722’de yayımlanmış bir roman. Düşün, üç yüz yıl. O zamanlar Londra’nın pis kokulu sokaklarında dolaşan bir kadının hikâyesi, neden hâlâ bu kadar taze, bu kadar acıtıcı, bu kadar tanıdık? Çünkü Defoe, bir kadın çizmiş ama aslında insanı çizmiş. Ve insanın doğası, ne yazık ki ne üç yüz yılda ne de üç bin yılda değişiyor. Moll Flanders, adını bile sonradan alır. Belki de bu yüzden, aslında hepimizin ortak adıdır o. Kayıp, kimsesiz, kendini inşa etmek zorunda kalan herkesin. Okurken fark ettim ki, Moll’un en büyük düşmanı açlık ya da yoksulluk değil. En büyük düşmanı yalnızlık. Öksüz büyüyor. Kimsesiz. İlk genç kızlığında bir aile yanında himaye görüyor ama asla “ait” olamıyor. Sonra evleniyor, kocası ölüyor. Tekrar evleniyor, aldatılıyor, terk ediliyor, bazen kendisi terk ediyor. Her seferinde yeniden başlıyor ama hiçbir zaman tam anlamıyla bir yere kök salamıyor. Bu bana ne hissettiriyor biliyor musun? Kendi hayatımdaki o “tam tutunamama” anlarını. Ne zaman her şey yolunda girse, bir şey oluyor. Bir taş yerinden oynuyor. Moll’un her evliliğinde, her kaçışında, her yeni şehre varışında hissettiği o “acaba bu sefer olacak mı?” tedirginliği… İşte o duygu, bana çok tanıdık. Defoe, Moll’un iç dünyasını öyle ustalıkla yazıyor ki, onun çaresizliğini hissetmemek