Adelaide, teknik açıdan son derece zayıf bir roman olmuş. Yazar fazlasıyla kolaya kaçmış; olay örgüsü karakterlerin seçimleriyle değil, peş peşe dizilmiş tesadüflerle ilerliyor. Londra gibi dev bir şehirde aynı insanların durmadan yollarının kesişmesi, hem gerçeklik duygusunu kırmış hem de romanın dramatik yapısını ucuzlatmış. Yazar, Adelaide’in toksik ilişkisini merkezde tutmak uğruna hayatın diğer tüm dinamiklerini neredeyse tamamen silmiş. Yeni mezun bir karakterin para, iş ve çevre açısından hiçbir zorluk yaşamaması da bu “drama alanı açma” çabasının en belirgin işareti.
Karakter gelişimi de aynı derecede yetersiz. Adelaide’in kötü dönemi, intihar geçmişi ve psikolojik sorunları birkaç sayfaya sıkıştırılmış; çözüme gidilmemiş. Ben iyileşme sürecini okumak isterdim. Oysa Adelaide’in içsel dönüşüm geçirmesine izin vermemiş. Onu dışsal bir “iyi adam” figürüyle ödüllendirilmiş. Bu iyi adam- Bubs, Rory’nin anti-tezi olmaktan öteye gidemeyen, rehabilitasyon merkezi gibi kullanılan bir karton karakter. Final ise iyileşmeyi karakterin kendisine değil, başka bir erkeğe bağlayan felaket bir tercihle sonlandırılmış.
Romanın en belirgin teknik kusuru ise aşırı pop kültür referansı kullanımı. Bana göre Ariana Grande, Spice Girls, Call Me by Your Name gibi sayısız dış eserin üst üste yığılması, atmosferi kurtarmak yerine dağıtıyor ve okuru sürekli romanın dışına itiyor. Metin kendi duygusunu yaratmak yerine başka eserlerin hazır etkilerine yaslanmış gibi.
Sonuç olarak Adelaide, güçlü bir temayı tamamen heba eden, tesadüfleri dramatik araç sanan ve pop kültürünü edebi yapı malzemesiyle karıştıran bir roman. Karakter gelişiminin yokluğu, yapay gerçeklik algısı ve aceleyle toparlanan finaliyle okurun zekâsını pek de ciddiye almayan bir metin. Nefret ettim.