Virginia Woolf Manhattan'da'yı okurken bir zaman yolculuğu, fantistik romandan çok, bir okurun sevdiği bir yazarla yıllar boyunca kurduğu ilişkinin hikâyesini okuyormuşum gibi hissettim.
Romanın en sevdiğim yanı da buydu aslında. Maggie Gee, Virginia Woolf'u bir edebiyat ikonundan çıkarıp günlük hayatın içine yerleştiriyor; onunla kahve içiyor, tartışıyor, aynı evde yaşıyor, hayal kırıklığına uğruyor, yeniden hayran oluyor. Böylece Woolf bir anıt olmaktan çıkıp yaşayan bir insana dönüşüyor.
Fakat kitap ilerledikçe benim için asıl mesele Woolf'un günümüzde nasıl yaşayacağı değil, insanların birbirlerinde nasıl yaşamaya devam ettiği oldu. Finalde sık sık karşımıza çıkan "Başkalarında yaşarız, sözcüklerde yaşarız" düşüncesi kitabın bütününü başka bir yere taşıdı. Woolf'un geri dönmesinden çok, eserleri sayesinde hiç tanımadığı insanların hayatlarına dokunmaya devam etmesi etkiledi beni.
Belki de bu yüzden kitabı bitirdiğimde aklımda Virginia Woolf'un kendisinden çok, edebiyatın insanlar arasında kurduğu görünmez bağ kaldı. Yıllar önce ölmüş bir yazarın bugün hâlâ bir okurun hayatında bu kadar canlı olabilmesi bana romanın en güzel fikri gibi geldi. Severek okudum çeviri çok güzeldi su gibi aktı